Ortadoğu’da iki proje: ABD hangisini destekliyor?

ABD Başkanı Bill Clinton’un Ortadoğu özel koordinatörlüğü, Başkan George Bush’un Dışişleri Bakanlığı’nda Politika Planlama Direktörü olarak görev yapan Amerikalı bürokrat Dennis Ross, Şarkul Avsat için Ortadoğu’daki güç dengelerini anlatan önemli bir yazı kaleme aldı. İşte o yazı:

“Ortadoğu’ya yaptığım bir seyahat sırasında görüştüğüm yetkililerden birisi bana şunları söyledi;

“Ortadoğu’da iki proje mevcut: İlki, Türkiye, Katar ve İran diğeri ise İsrail’in yanı sıra Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Mısır ve Ürdün’dür. ABD, ikinci grubu desteklemelidir. Çünkü bu grup, uzun vadede bölgenin istikrarını muhafaza etme noktasında kararlıdır.”

Söz konusu yetkilinin ifadeleri dikkat çekici olup, pek çok hususu içinde barındırmaktadır. Her şeyden önce Türkiye, Katar ve İran benzer ülkeler değildir. Fakat söz konusu yetkili, Türkiye ve Katar’ın Müslüman Kardeşler’i (İhvan) desteklediğini, bunun da Ortadoğu’da radikal Sünni İslami hareketi desteklemek anlamına geldiğini söyledi.

Sınırlara saygının gösterilmediği ve iktidarı ele geçirmek amacıyla İslam’ın politize edildiği yeni bir bölgesel düzen yayılıyor. Türkiye, bu yeni Ortadoğu girişiminde en büyük ortaktır. Tabi İran’ın durumu farklı. İran, bölgesel düzeni değiştirmeye çalışırken aynı zaman da radikal Şii ajandasına hizmet etmeyi amaçlıyor. Dolayısıyla İran, bölgede nüfuzunu güçlendiriyor ve uzun vadede hegemonyasını gerçekleştirmek için terör ve korkuyu kullanıyor.

İkinci olarak yine bu sınıflandırma, uygun bir tasnif değildir. Ancak bu sınıflandırmanın tarafları, benzer bir stratejik eğilim noktasında ortak olabilir. Şöyle ki ulusal devlete ve egemenliğine saygı gösterilmelidir. Devlet dışındaki taraflar ve milisler, mücadele edilmesi gereken tehditler oluşturuyor. Mevcut siyasi düzen, uzun vadede istikrar konusunda en büyük umudu temsil ediyor.

Üçüncü olarak, “ABD, ikinci grubu desteklemelidir” ifadesinden dolaylı olarak, ABD’nin şu an bunu yapmadığı anlamı çıkmaktadır. Bu, ikinci grubu desteklediğini zannettiği Trump yönetimi için yeni bir haber olabilir. Muhtemelen söz konusu yetkili, Trump yönetiminin ikinci grubu yeteri kadar desteklemediğini söylemek istedi.

Burada iki farklı yaklaşıma işaret edebiliriz. Öncelikle Trump yönetiminin Türkiye ve Katar’a yönelik politikası, söz konusu yetkiliyi endişelendiriyor. O yetkili, gerçek bir şekilde şunu söyledi;

“Washington, en nihayetinde Türkiye ve Katar’ın bölgenin istikrarını ve ABD’nin bölgedeki çıkarlarını tehdit edecek şekilde hareket ettiğinin farkında değil gibi.”

Yani bu, Washington’ın ilişkilerine farklı bir şekil verip bu iki devlete daha fazla baskı uygulaması gerektiği anlamına geliyor.

Öte yandan İran ve Şii milisler hususunda ABD’nin politikası -en azından bu yetkiliye göre- söylem ve ekonomik olarak sert gibi duruyor. Ancak ABD, İran ve milislerinin faaliyetleriyle kesinlikle mücadele etmiyor. Suriye ile ilgili politikanın sadece DEAŞ’a yönelik gibi görünmesi, bu endişelerle yakından bağlantılıdır.

Bunun yanı sıra Başkan Trump’ın ABD birliklerini Suriye’den çekme kararı, İran’ın istediği zaman Suriye’deki varlığını artırabileceği izlenimini oluşturdu. Belki de şu an Suriye’de ABD Özel Kuvvetleri’nden en az 400 asker bırakma kararı, söz konusu yetkiliyi rahatlatıyordur. Ancak ABD’nin öncelikleri ve bölgedeki nüfuzu konusunda endişelerini kesinlikle gidermiyordur.

Söz konusu yetkilinin söylediklerinde dikkat çekici ve düşünmeye sevk eden bir durum görüyorum. İsrail’in gruba dâhil edilmesi, başka bir anlama işaret ediyor: Belki İsrail’le normalleşme mevcut değil, ancak bölgede yeni bir durum söz konusu. Tehdit, İran’ın yanı sıra radikal Şii ve Sünni milislerden gelmektedir. Bunun yanı sıra İsrail, sadece bu tehditlerden bahsetmiyor, aynı zamanda bu tehditlere karşı da önlem alıyor.

Ortada şöyle bir paradoks mevcut:

Bölgede Obama döneminde başlayıp Trump döneminde de devam eden ABD’ye yönelik şüpheler arttıkça İsrail, sessiz bir ortak olarak fiili bir şekilde itibar kazandı. Ancak Filistin meselesi yüzünden İsrail’le olan anlaşmazlık büyük ölçüde devam ediyor.

Varşova Konferansı’nda toplantılar düzenlendi. Sanki bu toplantılar, İran ve radikal gruplarla mücadele etmek için en iyi fikirlere ve yöntemlere ulaşmayı hedefleyen tartışma bölümleri gibiydi. Arap bakanlar ile İsrail Başbakanı konuşma yapmadı. Tam tersine onlar, analiz ve önerilerini sundular. (Konferanstaki görevim ve gözlemlerime dayanarak Filistinlilerin konferansı boykot etmekle yanlış yaptıklarını düşünüyorum. Filistinliler, konferansa katılmış olsalardı; her Arap bakan ve birçok Avrupalı, Filistin meselesini destekler ve bu meselenin çözümü konusunda ısrar ederdi. Fakat Filistin meselesi, Filistinliler olmadan geçici bir şekilde ve tehditler karşısında ikincil bir konu olarak zikredildi.)

Tüm bunlar, bize ne ifade ediyor?

Trump yönetiminin ortada bir sorun olduğunu anlaması önemlidir. Trump yönetimi, önde gelen Arap liderlerle sessiz stratejik görüşmelere girip bölgesel ortaklardan beklentilerinin yanı sıra bölgede, İran’a yönelik planını açıklamalıdır. Aynı şekilde şu an Trump yönetiminin Türkiye’ye yönelik politikası da açıklanmaya ihtiyaç duymaktadır. Evet, Türkiye, NATO üyesi olup Suriye’de önemli bir taraftır.

Suriye’nin kuzeydoğusunda olacak ve olmayacaklar konusunda Türkiye ile bazı anlaşmaların yapılması önem arz etmektedir. Fakat buna bakılmaksızın Trump yönetimi, şu an birçok Arap liderin Türkiye konusunda duyduğu endişelere kulak vermelidir. Trump yönetimi, bu endişelerin sadece farkındaymış gibi görünmemeli, aksine bu endişeleri politikasına dâhil etmelidir.

Bazen kısa ifadeler, birçok şeyi ortaya çıkartabilir. Açıkçası bölgede iki rakip proje hakkında görüşlerini aktardığım söz konusu Arap yetkili, Ortadoğu hakkında dikkat çekici bir konu ortaya attı ve Trump yönetiminin bu konuya karşı nasıl hareket etmesi gerektiğine dair detaylar sundu.”

Şarkul Avsat