Arap halk hareketleri için tanımlamaları doğru yapmak

Bülent Şahin Erdeğer Independent Türkçe için yazdı. Bülent Şahin Erdeğer Gazeteci-Yazar. Temel çalışma alanları Ortadoğu ve Dinler tarihidir 

2010 yılında Tunus’ta başlayan ve 2011 yılı içerisinde bir dizi Arap ülkesine dalga dalga yayılan halk hareketleri, aslında sadece “Dünya haberleri”nde yer alan birer gündem maddesi değildi. Hepimiz aslında yazılan tarihin ötesine geçip, yaşanılan tarihin kâh özneleri kâh şahitleri olduk.

Tabii tarihi yaşarken, içerisindeyken, onu sağlıklı anlamak da sanılanın aksine gayet zor. Öncelikle sosyal bilimlere bakışımızın genellikle ham olduğunu ve sıklıkla alışılagelmiş ezberlere ve öz kabullere esir olduğunu bize tekrar hatırlattığı için de halk hareketlerine önem vermeliyiz.

Özellikle “ne oluyor” sorusunu cevaplamak için tanımlama sorunuyla karşılaştık. Akademi çevreleri daha soğukkanlı davransa da, özellikle gazeteciler ve siyasetçiler ideolojik duruşlarına ya da konjonktürel stratejilerine göre tanımlama ve tavır almayı seçtiler.

Tanımlamalardaki sorunlar şunlardı:

1. Tüm halk hareketlerini tek bir kategoride değerlendirmek:

Tunus’ta başlayan Mısır ve Libya’da devam eden süreç, birbirlerinden etkilenmekle beraber, aynı sebeplere dayansa da farklı tarihsel kökenlere, sosyal dinamiklere ve rejim yapılarına ve dış desteklere sahip olduklarından aynı süreçleri yaşamamışlar, aynı sonuçlarla da karşılaşmamışlardır.

2. Tanımlayanlardan kaynaklanan subjektiflik:

Dünya ve Türkiye medyası, sermaye ve devletlerle olan bağlantıları sebebiyle, halk hareketlerine farklı anlamlar yüklemiş olan şeyi anlamak ve anlatmak yerine çoğu zaman olmasını istediği şeyi gerçekleştirmek için basın dilini şekillendirmiştir. Ayrıca bu sebeple devrim, darbe, bahar, isyan, reform, diktatörlük, terör, antiemperyalizm gibi kavramlar da ideolojik konumlanmalar çerçevesinde kullanılmıştır. Komplo teorileri de açıklamalarda başvurulan en ucuz ve yanıltıcı yöntem olmuştur.

Örneğin sosyalistlerin ve İslamcıların “Devrim” tanımı soğuk savaş döneminde şekillendiğinde, önderliğini ideolojik bir partinin yaptığı, kahraman/kurtarıcı bir lideri olan, sonuç olarak da zafer kazanan Rus, Çin ve İran devrimlerini esas alıyorlardı. Bu şablona uymayan halk hareketleri ise ya küçümseniyor ya da kuşkuyla karşılanarak komplo teorileriyle açıklama yoluna gidiliyordu. Her üç devrim de süreç içinde ideolojik diktatörlüklere dönüşmüştü. Antiemperyalizm kavramı da bu diktatörlüklerin baskıcı doğalarını meşrulaştırmada araçsallaştırıldı.

Şablona sığmayan/uymayan halk hareketleri Batı’daki antiemperyalist devrimci hareketlerin oryantalizminin ifşası açısından da önem arz etti. Otoriterliği meşrulaştıran hatta diktatörlükleri savunma noktasına savuran diğer husus da ideolojik tabuların yanında mezhepçilik gibi gerici unsurların, sanıldığının aksine Sol’un içinde de yuvalanmış olmasıydı. Özellikle Türk Solu’nun Alevilikle girdiği politik/pragmatik ilişki Suriye’deki Alevi/Nusayri eksenli diktatörlükten yana tavır almayı beraberinde getirdi.

İslamcılar ise İran’ın ideolojik vesayeti sebebiyle gerçekleşen halk hareketlerini sağlıklı değerlendiremediler. Bu durum iki problemli tavır şeklinde kendini gösterdi. İslamcıların bir kısmı İran’daki din adamları (Ruhaniler) sınıfının resmi ideolojisinin pratiklerini nihai amaç olan “İslam Devleti”nin vücut bulması olarak değerlendirdiler. Öyle olunca da dünya solunun SSCB ve Çin resmi politikalarına eklemlenmeleri gibi gelişmeler, İrancıları Tahran rejiminin çıkarları ekseninde okumaya sürükledi. Bu tavra haklı olarak mesafe koyan diğer İslamcı kesim ise aynı hatayı tersinden tekrarlayarak anti-İran bir tutum aldı. Böylece Arap Baharı ya İrancı tezlerle ya da İran’ın Şii mezhepçiliğini ve Fars ulusalcılığını kullanan emperyal siyasetine tepki olarak gelişen Sünni mezhepçiliğine sarılan tepkiselliklerle değerlendirildi. Bu da vakıayı anlamak yerine yargılamayı beraberinde getiriyordu.

İnsan haklarını esas almak

Tam da bu noktada sosyal hareketlere empati yapmak için insanı anlamak, insan faktörünün merkezine ise insan haklarını yerleştirmek gerekir.

İnsan hakları kendi içerisinde tartışılabilirse de çizdiği çerçevenin ortak bir uzlaşı alanı olabileceği, standart olarak ölçü alınabileceği ortada. Arap rejimlerinin bir kısmı Avrupa sömürgeciliği sonrası bu dönemin uzantıları olan Fas ve Körfez yönetimleri gibi krallıklardı. Diğer kısmı ise sömürgeciliğe karşı bağımsızlık mücadelesinin öncülüğünü yapmış ulusalcı partilerin ya da orduların egemen olduğu rejimlerdi. Cezayir, Tunus, Suriye ve Mısır gibi…

Bu rejimlerin, insan hakları ihlallerinin sivil topluma hayat hakkı tanımaması, toplumsal patlamaları da beraberinde getirmiştir. Toplumsal talepler sosyal adaletin ve hukukun tesisi, kuvvetler ayrılığı, yönetimlerin halk iradesine göre değiştirilebilir olması gibi minimum talepler bile bu rejimler tarafından tehdit olarak algılanmakta.

Tanımları gerçekçi yapmak

Halk Hareketi: Toplumsal taleplerini demokratik kurumların yokluğu ya da yetersizliği sebebiyle kamuoyunda ifade edemeyen kitlelerin organize ya da doğaçlama biçimde koordine olarak meydanlarda dillendirmesiyle ortaya çıkan muhalefet yöntemi. Ortadoğu sokaklarında ortaklaşan bu fenomendi.

İsyan: Halk hareketleri, yönetimlerin taleplere bastırma ve şiddet ile cevap vermesi üzerine, barışçıl ya da silahlı isyanlara dönüşebilirler.

Halk Devrimi: Halk hareketinin taleplerinin son noktası olarak mevcut iktidar yapısının kurumlarıyla birlikte yapısal olarak değiştirilmesidir. Bu değişim sürecinin her noktasında baskın bir halk tabanının olması gerekir. Devrimler de yaşandıkları sosyolojik zeminlerin sonuçları itibariyle demokratik ya da kaotik olabilirler. Demokratik devrimler rejim değişiminin sonrasında demokratik geçiş süreçlerine şahit olan devrimlerken, kaotik devrimler rejim kurumlarının çöküşünün ardından oluşan otorite boşluğunu ifade eder.

Darbe/İhtilal: Ordunun tümünün ya da içerisindeki bir kliğin yönetime el koyarak rejimi değiştirmesi ya da kökleştirmesi. Bazı darbeler ideolojik hedefleri sebebiyle devlet yapısını köklü değişimlere tabi tutabilirler. Bu darbe değişimleri de Devrim olarak tanımlanabilir. Değişimi/Devrimi halkın aşağıdan yukarıya yapmaması sebebiyle elbette darbeler halk devrimleri değildirler.

Fas: Uzlaşı ve reform

Örneğin Fas yönetimi bu taleplere ılımlı cevap vererek reform sürecini başlatmış böylece halk hareketi isyana dönüşmeden yatıştırılabilmişti.

Cezayir: Sindirilen halk hareketinden reform başarısına 

Cezayir’deki (FLN) Parti Devleti, İslamcı FIS’in seçimleri kazanmasını hazmedememiş askeri bir darbe ile demokrasiyi kesintiye uğratmasının ardından ülke kirli bir iç savaşa (1991-2002) sahne olmuştu. İç savaş travmasını gerekçe göstererek Fransız destekli laik bir diktatörlüğe dönüşen parti devletinin antidemokratik politikaları beraberinde yolsuzlukları, bürokratik oligarşiyi getirmişti. Tüm bu hantal sistemin arkasında Ordu yer alırken takılan maske Buteflika olmuştu. Arap Baharı sürecinde oligarşi, muhalefetin bölünmüşlüğünden faydalanarak halk hareketini pasifize edebilmiş en azından bu yıla kadar kendi ömrünü geciktirebilmişti.

Cezayir halk hareketi Buteflika’nın yeniden Cumhurbaşkanlığına aday olmasıyla birlikte yeniden alevlendi. Elbette Ordu taktığı bu eski maskeyle artık yola devam edemeyeceğini fark etti ve sokağı reformlarla sakinleştirmeye mecbur kaldı.

Tunus: Demokratik Devrim

Tunus’ta ise güçlü sendikal sol hareketin ve İslamcıların tabandan yükselttiği kitlesel harekete direnmek yerine ordunun Zeynel Abidin Bin Ali’yi feda etmesi ile sonuçlandı.

Dolayısıyla Tunus’ta halk hareketi tam anlamıyla barışçıl bir hale evrilen isyan, devlet yapısını kökten değiştiremese de siyasal yapıda köklü bir değişime neden olabilmiştir. Böylece isyanın devrime dönüşmesi devrimin demokrasi ile sonuçlanması gibi bir tabloyla karşılaştık.

Demokratik Devrim sürecinde İslamcı Nahda’nın uzlaşı stratejileri başarılı olmuş böylece ülkenin diğer kesimleriyle yaşanabilecek olası bir iç çatışma-kaos yaşanmamıştır. (Tunus için okuma önerim: “Tunus & Devrimi Anlamak, Zümrüt Sönmez İNSAMER Yay.)

Libya: Kaotik Devrim’den iç savaşa

Libya’da Tunus’un aksine bir süreç gerçekleşti. Libya, Tunus ya da Cezayir gibi kurumların mevcut olmadığı bir ülke olduğundan “çadır rejimi”nin tek adamı Kaddafi muhaliflere aşırı şiddetle karşılık vermiş, ülkedeki kabile dinamikleri Libya’daki silahlı isyana onun da iç savaşa dönüşmesine yol açmıştı.

İç savaşın muhalifler lehine kazanılmasının ardından Kaddafi’nin çadırı yerle bir edilmiş bu da kaotik bir “Devrim”e yol açmıştır. Ancak kaos ile sonuçlanan ve şehir devletçiklerine hatta mahalle mahalle milis otonomlarına yol açan Devrim aynı zamanda küresel petrol piyasası açısından bir risk demekti. Bu yüzden ABD merkezli bir karşı devrimle ülke iç savaşa sürüklendi.

Libya-Çad savaşında taraf değiştirerek 1987’de ABD’nin Virginia eyaletinde göçen General Halife Hafter, Şubat 2014’te Trablus’ta başarısız girişiminin ardından ABD yanlısı bir grup parlamenter ile ittifak kurarak ülkenin doğusundaki Tobruk’a çekildi. Daha sonra Mısır-Suud-BAE sponsorluğunda ülkenin doğusunu ele geçirerek Trablus hükümetiyle bir iç savaşa tutuştu. Hafter güçlerinin bu ay içinde başlattığı Trablus kuşatması da bu iç savaşın geldiği son nokta… (Libya halk hareketinin yapısı için okuma önerim: “Libya: Darbenin Pençesinden Silahlı Devrime 17 Şubat Devriminin Tarihi, Lokman Doğmuş, Ekin Yay.)

Mısır: ‘Demokratik Devrim’den darbeye 

2011’de Arap Baharı’nın ikinci adresi Mısır’dı. Mısır halkı Tunus’a benzer biçimde zaaflı da olsa sivil toplum kurumlarının var olduğu bir zemin. Tunus’tan farklı olarak Ordu’nun siyasetteki etkisi çok daha fazla. Halk hareketinin barışçıl isyana dönüşmesinin ardında ne vardı? Mısır’daki ordu vesayeti geleneğinin Mübarek tarafından değiştirilme girişimi oğlu Cemal Mübarek’i yerine aday göstermesi şeklinde ortaya çıkınca bu “sivilleşme” Ordu tarafından tepkiyle karşılanmıştı. Dönemin en büyük muhalif aktörü İhvan’ın bu görece Sivilleşmeyle uzlaşması da orduyu endişelendirmiş, ardından Mısır ordusu Mübareğe karşı gelişen halk hareketine göz yummuştur.

Barışçıl İsyan sürecine önce çekinceli davranan İhvan daha sonra isyana katılmış ardından da Askeri vesayetle uzlaşarak siyasal iktidar koltuğuna oturabilmiştir. Ancak askeri vesayet ortaya çıkan bu nahoş duruma zoraki olarak razı olmuş, Cemal Mübarek’ten daha kolay lokma olan acemi İslamcı iktidarı Türkiye’deki 28 Şubat post-modern darbesini hazırlayan psikolojik savaş tekniklerinin benzerlerini kullanarak köşeye sıkıştırmayı başarmıştır. Demokratik olgunluğa sahip olmayan diğer dini ve siyasi kesimleri de arkasına alan Ordu Suud-BAE dış desteğini de sağlayarak Darbe ile göz yumduğu Mısır Devrimi’ne Temmuz 2013’te kanlı biçimde son vermişti. (Detaylı bir araştırma için önerim: “Mısır Tecrübesi Devrim ve Karşı Devrim, Furkan Torlak, Görüş Yay.)

Suriye: ‘Barışçıl İsyan’dan iç savaşa

15 Mart 2011’de başlayan ve Esed rejiminin ısrarlı ağır şiddetle muhalefeti ezme stratejisine 6 ay boyunca barışçıl kalarak direnen Suriye halk hareketi, ülkenin kozmopolit yapısının yansıması olarak çoğulculuğunu da koruyordu. 2011’in sonuna doğru rejimin barışçıl Cuma gösterilerine yaylım ateşi açma, gözaltı ve işkenceyle yıldırma stratejisi ikinci bir aşamaya geçecekti. Maalesef şiddetini göstericilerden, muhaliflerin taban bulduğu sivil yerleşim birimlerine yayan rejim, ağır şiddetle yıldırma stratejisini katliamlara ve muhalifleri karşı şiddete iterek terörize etme stratejisine dönüştürdü.

Suriye Arap Ordusu’ndaki alt kademelerindeki subaylar ve diğer askerler Özgür Suriye Ordusu’nu (ÖSO) kurdular. Ancak ÖSO’nun muhalefetin çoğulcu yapısını kuşatmak için yeterli düşünsel altyapıya sahip olamaması, Selefi İslamcılığın ideolojik olarak silahlı isyanda ağırlığını arttırması çatışmanın Esed rejiminin stratejisine uygun olarak marjinalleşmesine ve sonuçta IŞİD’in silahlı isyanı sabote etmesine yol açtı.

2013’e gelindiğinde IŞİD silahlı isyanı felç etmiş, Esed’den daha fazla IŞİD muhaliflere darbeyi vurmuştu. Esed rejimi ise iç savaşa dönüşen süreci kendince ustalıkla yönetmiş, muhalifleri Sünni-Şii çatışmasına çekerek Dünya nezdindeki meşruiyetlerini eritmeyi başarmıştır. Şam rejiminin Rusya ve İran’ı savaşa dahil ederek Şii milis gruplarına topraklarını açması ve Rusya’nın himayesine gönüllü olması Esed diktasının ömrünü zorla da olsa uzattı. Öte yandan ABD’nin ülkenin kuzeyine IŞİD tehdidi gerekçesiyle yerleşmesi Suriye iç savaşını uluslararası bir krize mahkum etmiştir.

Halk hareketi önce barışçıl bir isyana, ardından silahlı isyana sonrasında ise iç savaşa evrilmiş, iç savaş ise muhalefetin zehirlenmesi sebebiyle uluslararası bir krize dönüşmüştür. (Suriye’deki süreci detaylı biçimde masaya yatıran bir kaynak içi bkz. Suriye: Bir İç Savaşın Anatomisi, Adam Baczko, Gilles Dorronsoro Çev.: Ayşe Meral, İletişim Yay) 

Yemen: ‘Demokratik Devrim’den iç savaşa

Yemen halk hareketinin süreci ise başlangıç itibariyle Tunus’a sonuçları itibariyle ise Suriye’ye benzemekte. Ülkedeki barışçıl isyan Salih’in devrilmesi ve toplumsal uzlaşı ile sonuçlanmış; ülkede bir demokratik geçiş süreci başlamıştı. İhvan’ın iktidara geldiği bu süreç Salih’in devrilmesi sürecine katılmayan ve pusuda bekleyen Husilerin 2014’de gerçekleştirdiği darbe ile akamete uğrayacaktı. İran tarafından silahlandırılan ve ideolojik olarak dönüştürülen Husilerin darbesi ülkeyi iç savaşa sürükledi.

Ülke tarihinde kökleri bulunmayan Şii-Sünni çatışması İran’ın emperyal stratejisi doğrultusunda Yemen’e ithal edildi. Zeydiler ve Şafiiler arasında çatışma boyutunda bir düşmanlık asla var olmamıştı. Zeydilik içinde bir aşiret-tarikat olan Husilik, İran tarafından 12 İmam Şiiliğine devşirilmiş; bu Şii örgüt demokratik devrim sürecinin kırılganlığından faydalanarak darbe fırsatını yakalamıştı.

Böylelikle Tahran destekli darbe, Yemen’i Suudi-İran nüfuz çatışmasının sahnelediği bir alana dönüştürdü.

Bir kaos fenomeni olarak Arap Baharı

Sonuç olarak sosyoloji matematiksel doğrusallıklarla işleyen formüllerden ziyade belirli yasalara tabi olan fakat Kaotik süreçlerle işleyen doğa olaylarına benzer. Bu açıdan Arap halk hareketlerine yapılan “Bahar” mecazı Hava durumu metaforu açısından anlamlıdır. Hava tahmini yapabiliriz, depremler için zaman aralıkları da verebiliriz ama kesinlikle nasıl işleyeceklerini bilemeyiz bilmediğimiz binlerce faktörün ortaya çıkarttığı fenomenlerle doğa kendi kaotik etkileşimleriyle düzenini işletir. İnsanın öznesi olduğu toplumsal hareketler de doğal bir fenomen olarak kaostaki düzenini açığa çıkartır.

Elbette Arap Baharı bahsini ettiğimiz ülkelerle sınırlı değil diğer ülkeleri değerlendirmeyi de diğer yazılarımıza havale edelim.

Selametle…

© The Independentturkis