Lübnan çıkışı olmayan labirenti yıkabilecek mi?

Gazeteci – Yazar Bülent Şahin Erdeğer Independent Türkçe için yazdı.

“6 milyon nüfuslu bir ülkede milyonlarca kişinin sabahtan gece geç saatlere kadar ülkenin tüm kentlerinde evlerine dönmemesi toplumun sabrının tükendiğini gösteriyor.

Daha önce iç savaş yaşamış bir ülkede göstericilerin sivillik ekseninde grup ayrımı gözetmeksizin hareket etmesi 2011 Arap Baharı‘nın yankısı olarak da okunabilir.

Bölgesel bağlamı da hatırlamakta fayda var.

Yakın zamanda Sudan’daki otoriter Beşir rejimi sivil bir devrim hareketiyle yıkıldı ve ordu sivillerle uzlaşmak zorunda kaldı.

Lübnan’la eşzamanlı olarak Tunus halkı da hem Cumhurbaşkanlığı hem genel seçimlerde değişim isteğini ortaya koyuyordu.

Aynı süreçte Cezayir’in bunak Cumhurbaşkanı Abdülaziz Buteflika‘nın 5. kez tekrar aday olmasına karşı halkın meydanlara inmesi ve Buteflika’yı adaylıktan vazgeçirmesi süreci statüko bürokrasisinin tümüne karşı devam eden halk hareketini yatıştırmış değil.

Irak’ta ise Şii siviller, Şii siyasi elitlere ve İran nüfuzuna karşı ekonomi temelli protesto gösterileri başlattılar.

Lübnan‘dakine benzer biçimde çöken ekonomi ve artan sefalet toplumsal patlamaya yol açtı.

Gazeteci – Yazar Bülent Şahin Erdeğer

Arap Baharı’nın ikinci sahnesi de diyebileceğimiz SudanCezayirTunusIrak yankılanması Lübnan’da da devam ediyor.

Lübnan’a dönersek; ülkedeki kozmopolit toplumsal yapısı Fransızlar tarafından kurgulanan yapay devlet yapısı ile birleşince ortaya tam bir kısırdöngü labirenti çıkıyor.

Ülkede kabaca Hristiyanlar ve Müslümanlar yaşıyor gibi gözükse de toplum denklemi çok bilinmeyenli.

6 milyonluk Lübnan dinî ve etnik bakımdan karmaşık bir yapıya sahip.

Bu gruplar günümüzde ortalama nüfuslarına göre şöyle sıralanabilir:

  1. Şiîler (Bekaa vadisinde ve güneyde 1 milyon 650 bin)
  2. Sünnîler (Kuzey kesiminde 1 milyon 600 bin)
  3. Katolik Maruniler (büyük bölümü Cebel-i Lübnan bölgesinde 950 bin)
  4. Ortodoks Rumlar (kıyı şehirlerinde 380 bin)
  5. Dürzîler (Cebel-i Lübnan’ın orta kesiminde 300 bin),
  6. Ortodoks Ermeniler (Merkez 95 bin)
  7. Alevi/Nusayriler (Kuzey dağları 65 bin)
  8. Katolik Ermeniler (güneyin kırsal kesimlerinde 22 bin)
  9. Filistinli Göçmenler (Kamplarda 640 bin)

Ama bu gerçekçi güncel nüfus yapısı sizi yanıltmasın; Lübnan’da son nüfus sayımı, 1932’de ülke Fransız mandası altındayken yapıldı.

1932 sayımına göre ülkede 861 bin kişi yaşıyordu.

Bu sayımda ülke dışında yaşayan Lübnanlılar da sayılmıştı ki bunların tamamına yakınını Hristiyanlar oluşturuyordu.

1943 yılında devlet yönetimi ve parlameto sandalyelerinin paylaşımı da işte bu 1932 sayımı sonuçları baz alınarak yapıldı.

Lübnan’ı sarsan en büyük travma Katolik Marunilerin 1975’te başlattığı ama kimsenin bitiremediği ve sonunda herkesin yorgunluğundan 1990’da bitirmek zorunda kaldığı iç savaştı.

Tam 15 yıl boyunca kaybet-kaybet durumunu yaşayan Lübnanlı kesimler Taif Anlaşması ile kimsenin birbirine üstün olamayacağı bir sistem kurdular.

Kota Sistemine göre Cumhurbaşkanı Maruni Hristiyan, Başbakan Sünni yardımcısı Rum Ortodoks, Meclis Başkanı Şii, yardımcısı Rum Ortodoks, Genelkurmay Başkanı Maruni Katolik, Ordu Komutanı ise Dürzi olmak zorunda.

Benzer zorunluluklar meclis sandalyelerine, hatta bürokrasideki kadrolara kadar uygulandığı için savaşmamak için felç olmaya razı bir devletle karşılaşıyoruz.

Sistem kotalara ayrılmış, yani grupçu bölünmüşlük yasallaştırılmıştı.

Bu durum sistemi baştan kilitleyen bir özellik.

Yani devletin felç edilmesine baştan karar verilmiş anlamına geliyor.

Dolayısıyla Cumhurbaşkanı’nın seçiminden Hükümet tesisine kadar normal bir ülkede sağlıklı biçimde yürüyecek süreçler bile işkenceye dönüşüyor Lübnan’da…

Hizbullah silahlarının gölgesinde

Bu sistemin çıkışı olmayan bir labirent olduğu gerçeği bir yana Lübnan’ın başka sorunları da var.

Ülkede felçli devletin başına çöreklenmiş bir Hizbullah vesayeti mevcut.

Örgüt Lübnanlı bir siyasi parti olduğunu iddia etse de hem teorisi hem de pratikleriyle İran rejiminin uzantısı olarak konumlanıyor.

Bu uzantılık aynı zamanda LübnanGüney Amerika uyuşturucu ticaretinin de kontrolüne kadar uzanıyor.

Örgütün “İsrail’e karşı Direniş” gerekçesiyle silahsızlanmaması aslında iç siyasette bir silah vesayeti oluşturuyor.

ABD’nin İran’a yaptırımları kapsamında Hizbullah ve onunla bağlantılı bankalar, finansal hesaplar vs. tüm Lübnan kaynakları da yaptırımlara takılıyor.

Bu tablo, Lübnan bürokrasisinin yolsuzluk batağına batmasına, sosyal adaletsizliğin derinleşmesine, ekonominin çökmesine yol açtı.

Bir de buna Suriye’de Esed rejiminin uyguladığı ağır devlet teröründen, katliamlardan kaçan mülteciler de eklenince ülkede yaşam koşulları dibe vurdu.

Bu bunalımlar ülkede ekonomiyi düzeltecek bir yönetimi de iradesini imkansız kılıyordu.

Ülkenin yakın tarihinde iç savaş sonrası dönüm noktalarını hatırlayalım:

  1. Lübnan’ın İsrail işgaline uğraması ardından Esed rejiminin Lübnan’a girişi:
    Bu iki hegemonya Lübnan iç siyasetini de şekillendirdi.
  2. Esed/İran nüfuzunun geriletilmesi mücadelesinin ve Suriye güçlerinin ülkeden çekilmesi süreci -ki bu süreç Esedçi/İrancı 8 Mart Bloğu ile Batı yanlısı 14 Mart Bloğuydu- bu saflaşmayı oluşturdu.
    14 Mart Bloğunun önderi Sünni Müstakbel Partisi lideri Refik Hariri’ye düzenlenen 14 Şubat 2005’te suikast.

Ülkedeki ana fay hatlarını şöyle sıralayabiliriz:

  • Kimlik sorunu
  • Devletin egemenlik sorunu
  • Ekonomik çöküş sorunu
  • Özerk Filistin Kampları sorunu
  • Suriyeli mülteciler sorunu
  • Hizbullah’ın dış bağlantısı ve silahlı yapısı

İşte böylesi bir zeminde iç savaştan bu yana toplumu yöneten siyasi elitler ile toplum arasında da güven sorununu büyüttü.

Kimlik rejiminin iflası adım adım geliyordu.

Halk ile siyasi elitler arasındaki makasın açılmasını şu sokak kronolojisiyle okuyabiliriz:

  • 2011-Arap Baharı gösterileri
  • Ağustos 2015- Çöp protestoları
  • Mart 2017- Vergilere karşı gösteriler
  • Eylül 2017- Memur ve Öğretmen protestoları
  • Nisan 2019- Emekli askerlerin protestoları

Aralıklarla patlak veren gösteriler ülkenin tümüne yayılmıyor, genellikle başkent Beyrut’la sınırlı kalıyordu.

Çöp toplama, elektrik sağlama, maaşların ödenmesi gibi temel devlet hizmetlerinin bile karşılanamaması rejimin can çekiştiğini gösteriyordu.

İşte bu süreçte Lübnan’da Cumhurbaşkanı uzun süre seçilemedi.

Ardından Hizbullah, Maruni Hristiyanların en büyük partisi olan Özgür Yurtsever Hareket’in (ÖYH) lideri Mişel Avn’ı destekleyerek Cumhurbaşkanı olmasını sağladı.

Ancak sonrasında aylar boyunca kimlik partileri anlaşamadıklarından hükümet kurulamadı.

Bu süreçte Fransa’nın başkenti Paris’te Nisan 2018’de toplanan Lübnan Sedir (CEDRE) Konferası’nda, ekonomik ve siyasi krizle boğuşan Lübnan’a gelecek 5 yıl boyunca, 11 milyar doların üzerinde yardım ve hibe yapılması kararlaştırıldı.

Plana göre CEDRE, hükümetin kurulmasına zorlayacak, o hükümet reformlar yapacak; böylece CEDRE projeleri fiiliyata dökülecekti.

Ama Hizbullah’ın yeni hükümette yer alması ve ABD’nin İran yaptırımları kapsamında Hizbullah yüzünden Hükümet’e de dolaylı olarak yaptırımların uzanması bir başka krizdi.

Cebel-i Lübnan Krizi

O da yetmezmiş gibi (Dürzi) İlerici Sosyalist Parti (İSP) ile (Dürzi) Lübnan Demokratik Partisi (LDP) arasındaki siyasi kriz, 30 Haziran’da Mültecilerden Sorumlu Devlet Bakanı Salih el-Garib’in 2 korumasının öldürülmesi ve 3 korumasının da yaralanması sonrasında tırmandı.

Garib, İSP’nin rakibi LDP mensubuydu.

Saldırı Maruni Hristiyan Özgür Yurtsever Hareket (ÖYH) Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Avn’ın damadı Cibran Basil’in bölgeyi ziyareti esnasında Basil’in konvoyuna düzenlendiği için Cebel-i Lübnan’daki Hristiyan kesimi de krizin bir tarafı yapıyor.

Lübnan kimliğini arıyor

Avn, Lübnan’ın kuruluşunun 100. yıl dönümü dolayısıyla 31 Ağustos’ta yaptığı televizyon konuşmasında, “Osmanlı boyunduruğundan kurtulma girişimlerinin tümünün şiddet, cinayet ve mezhep çekişmesiyle sonuçlandığı” iddiasında bulundu.

Avn’ın başlattığı köken ve kimlik tartışması geçtiğimiz ay ülke kamuoyunun gündemini meşgul etti.

Maruni Hristiyanlar Lübnan Kimliğini İslam ve Araplık öncesi “Fenike” medeniyetine dayandırmaya çalışırken Sosyalist, Baasçı ve Şii siyasetçiler ise “Araplık” kimliğine Sünniler ise “Osmanlı” kimliğine atıf yapıyor.

Siyasi elitlerin kimlik, köken tartışmalarına dalması, Hristiyan-Müslüman, Maruni-Maruni, Maruni-Sünni, Şii-Sünni, Dürzi-Dürzi çatışmalarının politikada sıradanlaşması CEDRE’nin uygulanmasını, reformların yapılmasını imkansız hale getiriyor.

Bir de buna Suriye’den gelen mülteciler eklenince  tüm bu kilitlenme durumu da yoksulluğun, yolsuzluğun ayyuka çıkmasını ekonominin çökmesini beraberinde getirdi.

Kefernahum adlı film Lübnan’ın yaşadığı sefalet sorununu dünya gündemine taşıyordu.

Halk kurulan Hükümetten reformları yapıp CEDRE’de vaat edilen 11 milyar dolar ile ekonomiyi rahatlatmasını beklerken karşılaşılan şey Cibran Basil’in kimlik çatışmalarını tetikleyen provakatif adımları ve açıklamaları, Nasrallah’ın İran’ın uzantısı olduğuna dair kendi ağzından açıkça yaptığı konuşmalar, ABD’nin Hizbullah’a ve bağlantılı bankalara uyguladığı yaptırımların üzerine Hükümetin WhatsApp’a vergi getirme hazırlığında olduğunun gündeme gelmesi yeteri kadar ısınan sokağın 17 Ekim’de patlamasına yol açtı…

Yüzbinler başta başkent Beyrut olmak üzere Sünnilerin yoğunlukta olduğu Trablusşam’da, Şiilerin yoğunlukta olduğu Sur, Sayda ve Nebatiye’de de kitlesel ve eş zamanlıydı.

Gösterilere toplumun tüm mezhebi ve dini kesimlerinden siviller ortak sembol ve sloganlarla katılıyorlardı.

Hristiyan Cumhurbaşkanı Avn’ın Sünni Başbakan Hariri’nin Hükümetinin ve Şii Meclis Başkanı Nebih Berri’nin istifasını isteyen sloganlar, mezhep ve din ayrımını kınayan sloganlara karışıyor.

Lübnanlı sivil kimliğinin öne çıktığı gösterilerden Suriye devrimine, Tunus ve Cezayir’e dayanışma sloganları atılıyor.

Göstericilerin Suriyeli muhaliflere destek mesajları vermeleri, Hizbullah’ın ve onu komuta eden İran’ın Lübnan üzerindeki hegemonyası da kınanıyor olması sivil halk hareketinin istisnasız tüm siyasi elitlere, kota sistemine isyan ettiğini gösteriyor.

Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın gösterileri tehdit eden bir konuşması yapması, diğer Şii parti olan Emel’e bağlı güvenlik güçlerinin Sur kentindeki protestoculara ateş açtı.

Hizbullah ve Emel mensupları Beyrut’ta göstericilere saldırmaya çalışırken Ordu güçleri tarafından engellendiler.

Şii siyasi elitlerinden bağımsızlaşma sürecinin hızlandığını gösteriyor.

İran rejim medyasının “Gösteriler, Nasrallah’a ve direniş eksenine karşı bir komplo” manşetleri atması da manidar.

Ne olacak bu Lübnan’ın hali?

Yakın vadede ordunun yönetime el koyması olası senaryolardan biri.

Diğer bir olasılık ise daha yumuşak bir geçiş ile hükümetin istifa etmesi ve Cumhurbaşkanının kimlik siyasetinden uzak bir teknokratlar hükümeti tesis etmesi.

Peki, Teknokratlar Hükümeti için ne gerekiyor?

Elbette sadece toplumsal baskı bunu gerçekleştiremez.

Meydanın siyasi elitlere uyguladığı taban baskısı onları ortak bir uzlaşı ile seçim yasasını değiştirmeye zorlayabilir.

Şayet seçim yasası “devrim” hareketinin baskısıyla değişirse bu kota rejiminin de dönüşümünde bir adım olacaktır.

Başbakan Saad Hariri gösterilerden sonra yaptığı açıklamada erken seçim sinyali verdi.

Ancak kota rejiminde bir erken seçimin halk nezdinde bir anlamı yok.

Dolayısıyla erken seçim Lübnan için aşağıya doğru inen grafik eğrisinin daha da dibe doğru hızlanması demek.

Hariri’nin diğer yanılgısı ise neredeyse ülkenin tümü sokaklara dökülmüşken halen vergi düzenlemeleriyle durumu kurtarabileceğini zannetmesidir.

Oysa Hariri sancılı hükümet kurma sürecinde de ifade ettiği zorla Başbakanlığa itildiği söylemini terk edip kota sistemini değiştirip ülkeyi sivilleştirebilecek uzlaşnın önderi olabilir.

Tabi Hariri böylesi cesur davranabilir mi?

Çünkü mayınlı Lübnan siyasi sahasında babası gibi canından da olabilir.

Lübnan içiçe gemiş tarihsel bir çok kriz, düşmanlık ve sorunla yaşıyor.

Tüm bu sorunların kaynağında ise kimlik siyaseti var.

Lübnanlılık kimliği halen bir dekordan ibaret ve asıl olan din (Müslüman-Hristiyan) ve mezhep (Katolik, Ortodoks, Dürzi, Nusayri, Sünni ve Şii) gibi kimlik eksenli siyaset.

Lübnan’da ulusal kimlik, sınıfsal konum ve sekülerizm belirleyen kimlikler haline getirilmediği sürece kota sistemi de ortadan kalkmayacak.

Oysa halen yasak olan dini/mezhebi kimliklerin evlilikler, karma sivil toplum hareketleri ve karma siyaset bu kısırdöngü labirenti yıkabilir.

Independent Türkçe