Ekonomi, din ve özgürlük

Arap dünyası ve Mağrip, yani Kuzey Afrika ülkeleri 2030’un başlarında ne durumda olacak? Niçin özellikle bu tarih?

Suudi Arabistan, 2030 yılına kadar Arap Körfezi’nde siyasi, iktisadi bir medeniyet devrimine hazırlanıyor. Geleceğin Kenti olarak da bilinen NEOM projesinde, Kuzeybatı’da Mısır ve Ürdün’e uzanan devasa bir bölge oluşturulması planlanıyor. Arabistan, İsrail’in sınırlarından daha geniş olarak planladığı mega teknoloji şehri NEOM’u insanlığın geleceğini birlikte çizebileceği liberal bir metropol olarak nitelendiriyor. Körfez Bölgesi’nin en ağırlıklı ülkesi ve lokomotifi olarak bilinen Suudi Arabistan’ın bu projesiyle, bireylerin, toplumların ve etnik grupların hayatını kültürel, siyasi, psikolojik ve dilsel olarak kökünden değiştireceği öngörülüyor.

Benzeri görülmemiş bir ekonomik, kentsel, kültürel ve turistik bir hayalin ürünü olan devasa bir bütçe ile başlatılan bu projenin birçok ekonomik ve sosyal sonuçları olacağı açıktır. Ancak ben burada meselenin başka bir boyutuna dikkat çekmek isterim. Aklımı kurcalayan, bu muazzam projenin felsefi, simgesel ve düşünsel akisleridir. Bana göre böylesi bir projeye girişmek Suudi Arabistan vatandaşlarında köklü bir zihni değişime yol açacak, sadece maddi olmayan, simgesel boyutları güçlü bu devrime kendini psikolojik olarak hazırlayarak ‘mutlak dini’ bağlılıktan, pragmatist ‘ulusal bağlılığa’ geçiş yapacaklardır.

Gün geçtikçe Suudi vatandaşları “ulusal aidiyet” kavramıyla daha fazla uzlaşıyor. Yani kendini “coğrafi, kültürel ve dilsel’’ sınırlarıyla Suudi Arabistan olarak adlandırılan ülkeye ait hissediyor. Gün geçtikçe de sınırları ortadan kaldıran belirsiz ‘dini aidiyetten’ uzaklaşıyor. Bu aidiyet insanı, vatanın coğrafi sınırlarını yok sayarak, tarihsel anlamda bir çıkmaza sürükleyen ‘hilafet’ ya da ‘teolojik’ vehimlere kapılmasını sağlar.

Vatan şuuru, dünyadaki olanakları içe kapanmadan ancak belirli özellikleri koruyarak araştırmak, tecrit yerine açılmayı gaye edinen, ötekinde benzerini arayarak diğerine fayda sağlayan, küresel bir insanlık uygarlığı döngüsüne katılmaktır. Ötekinin farklı renkleri ve farklı hayalleri ile dünyanın “mutluluğunu” inşa etmeye girişmektir.

Yüzyılın başından haziran yenilgisine kadar 70 yıl boyunca Arap dünyasına ve Kuzey Afrika’ya egemen olan ideolojinin son bulduğu bir gerçektir. Ulus devlet uyarınca bu dönemler, sosyalizm soslu “Arapçılık”, “Nasırcılık”,  “Baasizm” ve “Milliyetçilik” söylemlerinin baskınlığı ile karakterize edilir. Bu ideolojiler mezara gitti. Hem askeri olarak (İsrail karşısında alınan mağlubiyetler) hem de ekonomik gerçeklik uyarınca ki yoksulluk ve işsizlik artarken, yozlaşmış zengin tabaka da artış göstermiştir.

Sonra ‘ideolojik din’ dönemi başladı ve ‘siyasal İslam’ kendini bir kurtarıcı olarak öne sürdü. Nasır’ın ölümünün ardından yaklaşık yarım asır süren bu çağ Sudan’ın bölünmesiyle sona erdi. İdeolojik dinin dayanağı olan siyasal İslam, şiddetçi, cihatçı ve dışlayıcı formlarla meydanları, partileri ve zihinleri işgal etti. Arap ülkelerinde yeşil olan her şeyin solmasına neden olan bu akım, şiddet, savaş, iç kargaşa sonuçlarını doğurdu.  Cezayir, Mısır, Suriye, Lübnan, Libya, Sudan, Somali, Tunus, Irak, Bahreyn’de yaşanan acı deneyimler bu akımın sonunu getirdi.

Suriye, Irak ve Cezayir’de yaşanan şiddet olayları nedeniyle çocuklar okula gidemedi, gidenlerde farklı tarafların beyin yıkamalarına maruz kaldı, bu şekilde cehalet de yaygınlaşmış oldu. Savaşlar kardeşi kardeşe kırdırdı, anne baba ile evlatlarının arasını açtı, çok kan aktı, şehirler yıkıma uğradı, insanlar göçe zorlandı ve yoksulluk arttı. Ülkeler Sudan benzeri bir bölünmeyle tehdit edildi, insanın değeri düştü, sanat ve özgür düşünceye harp ilan edildi. Çok seslilik dinsizlik, farklılık da zındıklık addedildi. Vatandaşlar terör, şiddet ve sahte din anlayışlarıyla sürüye çevrildi.

Bu yüzyıllık dilimde Arap ülkelerine egemen olan ve halkların bir asrını çalan iki ideolojik çağın fiili ve düşünsel olarak kapanması, pragmatist bir vatan ülküsüne dönüşü zorunlu kıldı. Egemenler halkı sosyalizmin bütün versiyonları, dinciliğin tüm şekilleri, ulusçuluğun her eşkâli ile uzun süre yönetebilmiş olsalar da artık o çağlar geride kaldı. Şimdi vatandaşın kendisine sorduğu temel sorular var: Vatanıma nasıl faydalı olurum? Vatanımdan nasıl faydalanırım?

Arap ve Mağrip ülkeleri vatandaşları artık Arap milliyetçiliği ve İslami çözüm demagojisinden sıyrılıp kendilerine şu zorlu soruyu sormaktadır. Dünya nerede ve biz baygın bir şekilde deneyimlediğimiz bu dünyanın neresindeyiz?

Sanırım Suudi Arabistan’ın  ‘2030 düş kenti’ ile temsil bulan NEOM projesi, ideolojik olarak ‘vatansal aidiyeti’ pekiştirecektir. Kolektif ekonomik tarihsel ilgi ile bireysel dini alanın arasında ve vatani deneyimle kişisel deneyim arasında bir set oluşturacaktır.

Suudi Arabistan kısa bir süre öncesine kadar Arapların zihninde ‘din’ ile iç içe geçmiş bir ülke olarak tasavvur ediliyordu. Dolayısıyla bu ülkenin gerçekte yaşayacağı değişim Arap zihnindeki imajını da otomatikman değiştirecektir. Suudi vatandaşlarının zihninde de ‘vatanı’, ‘dine’ önceleyen değişimin gerçekleşmesi, Arap ve Mağrip ülkelerindeki vatandaşların da dini ve tarihi olanın arasındaki mesafeyi sorgulamalarına neden olacaktır.

Olup bitenler ve 2030 projesi ışığında daha önce sorulmamış bir soruyu sormama izin verin: Arap toplumlarına ve Kuzey Afrika’ya Avrupa’dan, özellikle Fransa’dan gelen laiklik başarısız olduktan sonra Suudi Arabistan’dan yeni bir laiklik akımının gelmesi durumunda bu defa kabul eder miyiz?

Arap kamuoyu ve Mağripliler laikliğe karşı her zaman mesafeli olmuştur. Tam olarak laikliği anladıkları için de değil. Laiklik Batı felsefesinden neşet ettiği için dine karşı bir şeymiş gibi algılanmış ve küfürle eşdeğer görülmüştür. Kanaatimce, Arap zihninde, vahyin anavatanı olan Suudi Arabistan’dan gelecek laiklik tanımının tesiri daha farklı olacaktır. Laiklik nasıl gelecektir? Bu yeni laiklik nasıl olacaktır?

Yeni laikliğin 2030 yılına kadar NEOM’un ‘hayal şehri’ oluşturulduğunda Suudi Arabistan’dan geleceğine eminim. Önümüzdeki nesiller önce Suudiler, ardından Araplar ve Mağripliler, düşsel ve yaşamsal olarak yeni bir maceranın, yeni bir gerçekliğin içine doğacaklar. Bu nesiller tamamıyla ya da büyük ölçüde mağlup tarihlerinden özgürleşecektir. Alternatif bir felsefe olarak ‘vatan aidiyetine’ inançları artacak, bilinçli bir şekilde doğurgan vatan kavramıyla uzlaşacaklardır. Aynı zamanda bireysel ruhi bir tecrübe yoluyla ruhi bir sığınak olarak dinle barışmaları da mümkün olacaktır. İşte o zaman ekonomi fesahatle konuşacak, din de siyasete alet edilmeden bireysel bir tecrübe olarak kendine yer bulacaktır.  Ancak bu yeni dünyayı koruyabilmek için yerel deneyimi küresel deneyimlerle ilişkilendiren, edebiyat, sinema, tiyatro, müzik ve tüm sanat dallarında özgürlüğü koruyan yeni bir kültürel yapılanmaya ihtiyaç var.

2030 yılına gelindiğinde, Araplar ve Mağripliler dil kurallarından fesahatinden gerçekliğin ve ekonominin fesahatine geçiş yapacaklar. Küresel ekonomik ve vatani olanla bireysel dini alanı birbirinden ayırmayı başaracaklardır.

Şarkul Avsat