Nasır Muhammed: Askeri zafer siyasi bir zafer değil, geçici bir zaferdir

Yemen’in eski Cumhurbaşkanı Nasır Muhammed: “Askeri zafer siyasi bir zafer değil, geçici bir zaferdir” dedi.

CEMAL ŞENİTER

Güney Yemen Halk Cumhuriyeti’nin eski Cumhurbaşkanı Ali Nasır Muhammed, kendisiyle yaptığımız röportajın ikinci bölümünde, Güney Yemen’de tanık olunan çatışmalara, Sovyetler Birliği’nin bu çatışmalardaki rolüne ve yaşanan bu tecrübeden ne gibi dersler çıkartılabileceğine değindi. Ayrıca Nasır, 1994 yılında gerçekleşen bölünme savaşına, tarafların bu sırada kendisini iktidara getirmeye çalışmasına ve güneydeki vatandaşların ‘birliği protesto etmek amacıyla’ sokaklara dökülmesinin sebeplerini anlattı.

ADEN’DEKİ SOVYET ROLÜ

Yemen Demokratik Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını kazanmasından ve hatta birlikten bu yana bir dizi çatışmaya tanık olduğunu dile getiren Nasır, bu çatışmaların nedenleri, kökleri ve Sovyetler Birliği’nin olumlu ya da olumsuz rolü hakkındaki düşüncelerini:

“Sovyetler Birliği’nin bu çatışmalarda doğrudan bir rolü olmadı. Ancak bu, bazı servislerin partideki iç anlaşmazlıklara ilişkin kendilerine aktarılan yanlış bilgilerden etkilenmedikleri anlamına gelmez. Çünkü pozisyonlarını, kendilerine aktarılan bu yanlış bilgiler üzerine belirlediler. Nitekim 1986 olaylarından sonra yayınlanan Kenya Express belgesinde kaydedilenler ve Sovyet Komünist Partisi’nin ve KGB’nin Yemen’deki yetkili ismi Carlos Prontus’un Yemen Sosyalist Partisi’nin liderleri arasındaki farklılıkları körüklemekteki rolü bunun örneklerindendir. Sovyetler Birliği’ne ve liderleriyle ilişkiler kurulmasına karşı değildik. Fakat bununla birlikte ulusal egemenliğimizi muhafaza ediyor ve ulusal kararlarımızın ihlal edilmemesi için çalışıyorduk. Bu durum, ‘itaat eden bir liderlik’ talep eden kimseleri razı etmedi. Biz ise kesinlikle böyle bir şeyi kabul edemezdik.”

“Etiyopyalı liderlerle yaşananlar bunlardan ibaretti. Devlet Başkanı Mengistu, bana Sovyetlerle olan sorunlu ilişkisinden ve Mayıs 1989’da kendisine karşı düzenlenen darbeden söz etti. Ne yazık ki bu servislerdeki bazı kişiler, ulusal çıkarlarımızın ve karakteristik özelliklerimizin en temel önceliklerimiz arasında yer aldığını kabul etmeye yanaşmadılar. Oysa ülkeleriyle olan ilişkimiz bir bağımlılık ilişkisi değil, dostluk ve karşılıklı çıkar ilişkisiydi. Sovyetlerin onlar için askeri üs kurma talebini reddettik. Aden’de Sovyet üssü vardı, fakat üssün görevi Hint Okyanusu’nda ABD Deniz Filosu’nun hareketlerini izlemek ve kendi deniz filoları için yakıt ve su temin etmekti. Bu Soğuk Savaş zamanında yaşandı” şeklinde anlattı.

TECRÜBENİN ÖZÜ

İktidarı sırasında yaşanan çatışmalara rağmen Yemen Halk Cumhuriyeti’nin deneyiminden nasıl bir ders çıkarılabileceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan Nasır:

“İnsan genellikle kaybettiği şeye arzu duyar ve ona değer verir. Ya da daha iyi bir alternatifi bulamazsa öncekine özlem duyar. Ayrıca insan, lezzet aldığı ve istifade ettiği tüm başarıların ve kazanımların artık olmadığını ve hayatın her geçen gün daha da kötüleştiğini düşünüyor. Yemen’in demokrasi deneyiminin başarılarıyla gurur duyuyoruz. Eğitim, ücretsiz sağlık hizmetleri, fiyatların desteklenmesi, kadın rolünün güçlendirilmesi ve en önemli sermaye olan insana yatırım yapılması gibi önemli neticeler elde ettik. Öte yandan bütün bunların kendileri olmaksızın gerçekleşmeyeceği güvenlik ve istikrar hususunda da kayda değer başarılara imza attık. Güney Yemen’de herhangi bir vatandaş, Aden’den el-Mahra’ya kadar olan 340 bin kilometrekarelik bir alanda canından ve malından emin bir şekilde seyahat edebilirdi. Bununla birlikte Yemen, eğitim ve okuryazarlık alanında Körfez ve el-Cezire bölgesindeki en iyi ülke olarak gösterildi” şeklinde konuştu.

Bu değerlendirmenin kendisine değil UNESCO’ya ait olduğunu belirten Nasır:

“Tiyatro, kültür, bilim ve kitaba çok önem verdik. Cumhuriyetin her bir yanındaki gelenekleri ve mirası yansıtacak yıllık festivaller düzenledik. Olumlu yanlarıyla birlikte bu deneyim de dünyanın gelişmekte olan diğer devletlerinde olduğu gibi bazı olumsuzluklarla maluldü. Yemen’deki vatandaşın kazanımları asgari imkanlarla ve bölgesel ve uluslararası bir abluka altında gerçekleştirildi. Arzu ettiğimiz seviyenin altındaydı, fakat bununla birlikte mezhepçiliğin, milislerin, yolsuzluğun ve intikamın yer almadığı güçlü ve prestijli bir devlet kurduk. Oysa bugün, devletin ortadan kalktığını ve onun yerini kaosun ve küçük kantonların aldığını görüyoruz” dedi.

BİRLİK ANLAŞMASI VE SAVAŞ ANILARI

Cumhurbaşkanı Nasır, 1990 yılında Yemen birliği kurulduğu zaman Ali Salih ile Ali el-Beyd arasında imzalanan anlaşmanın birlik anayasasına dayanmadığını söyledi. Anayasada birlik kurulmadan önce bir referandum yapılmasının öngörüldüğünü ifade eden Nasır, maalesef bu referandumun yapılmadığını ve böylece ilk anayasal ihlalin gerçekleştiğini belirtti. Ayrıca Nasır, anlaşmanın Genel Sekreter Ali el-Beyd ile Cumhurbaşkanı Salih arasında değil, iki Cumhurbaşkanı arasında imzalanması gerektiğini vurguladı.

Anlaşmaya ilişkin ayrıntılar hakkında açıklamalarda bulunan Nasır sözlerini:

“Bir buçuk sayfalık birlik anlaşmasına, Aden’de gerçekleştirilen tek bir oturumda varıldı. Almanya’nın birlik anlaşması bin sayfadan fazlaydı. Bununla birlikte anlaşma, iktidar ve servetin paylaşıldığı ve tüm siyasi güçlerin hariç tutulduğu bir anlaşmaydı. Bu nedenle bir güven krizi patlak verdi ve bu kriz, taraflar arasında anlaşmazlıkların ortaya çıkması, çatışmaların yaşanması ve 1994 savaşının patlak vermesiyle neticelendi. Maalesef bazıları, Yemen halkı için ulaşılan asil ve büyük bir hedef olan birlik ile anlaşmayı imzalayanların uygulamalarını birbirinden ayrı olarak değerlendiremedi. Tarafların uygulamaları 1994 yılında savaşa ve ayrılığa yol açtı. Bugün herkes bu savaşın bedelini ödemeye devam ediyor. Bu savaşı kendi çıkarları için kullanan kimseler ise her iki taraftaki savaş tüccarları oldu.
Birliğin inşa edilmesi de ortadan kalkması da üzerinde düşünülen ve çalışan bir süreç içerisinde gerçekleşmedi. İktidara gelmem için taraflarca sunulan teklifleri geri çevirdim. Her iki taraf da benimle iletişime geçti.  Her iki taraf da beni çatışmada kendi safına çekmeye çalışıyordu. 1990’da Yemen’den çıkarılmam konusunda anlaştılar. Ali Salim el-Beyd bana ülkede başkan yardımcısı olmamı teklif etti. Ali Abdullah Salih de Başbakanlık ve Cumhurbaşkanı Yardımcılığı teklifinde bulundu. Her iki teklifi de geri çevirdim. Bu benim ilkelerimle ve tarihimle çelişiyordu. Savaşı reddettim ve anlaşmazlıkların diyalog yoluyla çözülmesini talep ettim. Bu tür savaşlarda kazanılan zaferin aslında bir yenilgi olduğunu söyledim. Bu tecrübe ile kanıtlanmıştır. Savaşa son verilmesi için Ürdün’de, Katar’da ve Birleşik Arap Emirlikleri’nde (BAE) her iki tarafla bir araya geldim. Fakat bütün bu çabalar işe yaramadı” şeklinde sürdürdü.

ZAFER NEŞESİ

Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih’in 7 Temmuz 1994 tarihinde Aden’e girdikten sonra zafer neşesiyle kendinden geçtiğini söyleyen Nasır:

“Sanırım mesele bu noktada çözüldü. Ancak askeri zafer siyasi bir zafer değil, geçici bir zaferdir. O sıra savaşın ardında bıraktığı zararın telafi edilmesi, yaraların iyileştirilmesi, savaşta yenilen tarafla diyalog kurulması yönünde tavsiyede bulundum. Ayrıca Ali Salim el-Beyd’e bağlı olan ve herhangi bir suçları bulunmayan sivillerin ve askerlerin dışlanmasına ve terhis edilmesine son verilmesini söyledim. Ancak bu çağrılara kulak asılmaması, barışçıl protestolarla neticelendi. İlk önce insan hakları talepleriyle patlak veren gösteriler süreç içerisinde siyasi bir yön kazandı ve taleplerin çatısı yükseltildi” şeklinde konuştu.

KAHİRE KONFERANSI

Nasır’a, bu meselenin bizi ‘onun güney hareketi tecrübesinin ortasında oynadığı role, öncülüğünde gerçekleştirilen Kahire Konferansı’na ve birlik sorunlarının çözümü için benimsediği bir siyasi projeye’ getirdiğini söyledim. Sonrasında kendisine, bütün bu hususlar hakkındaki düşüncelerinin ne olduğunu sordum. Nasır bu soruma şöyle cevap verdi:

“İtiraf etmeliyiz ki, ortada çözüm bulunamayan bir güney meselesi var. Rejim kartlarını buradaki dahili anlaşmazlıklar üzerine oynuyor ve bunun üzerine yatırım yapıyordu. Fakat güneyliler birliklerini fark ettiler. Geçmişteki anlaşmazlıkları unutmaları, barışçıl mücadeleleri için bir güç kaynağı oldu. Rejim tarafından bastırılmaya çalışılan güneydeki barışçıl hareket daha da alevlendi ve sonrasında Sana, Taiz ve diğer Yemen şehirlerinde bir gençlik devrimi gerçekleşti. Şubat 2012’de rejimi devirmek adına bütün çabalar birleştirildi. Maalesef güneydeki barışçıl hareket ve Sana’daki devrim başarısızlıkla neticelendi. Yurtiçinden ve yurtdışından 600’den fazla kişinin katıldığı Kahire Konferansı ise yurtdışında düzenlenen en büyük Yemen konferansı oldu. 22 Mayıs 1990 tarihinde birlik bildirisi imzalayan her iki devletin takip ettiği yol doğrultusunda iki bölgeli bir federal devlet kurulması seçeneği, güney meselesini çözmenin en güvenli yoluydu. Güney halkına, 5 yıldan fazla olmayan bir geçiş döneminden sonra kendi kaderini tayin etme hakkının verilmesi şart koşulmuştu. Bu çözüm teklifine cevap verilmemesi, güneylilere tüm seçeneklere başvurma hakkı verecekti. Ancak çıktılar, bazı aşırılık yanlısı unsurlar tarafından reddedildi ve daha iyi bir alternatif sunulmadı”

CUMHURBAŞKANI HADİ HAKKINDA

2011 olaylarından ve Cumhurbaşkanı Salih’in azledilmesinden sonra Abdurrabu Mansur Hadi iktidara geldi. Hadi’nin ilk kez bir güneyli olarak birleşik Yemen’in başına geçtiğini dile getiren Nasır:

“Yemen’in başına geçen ismin kuzeyden yahut güneyden olması önemli değil. Ortada eşit vatandaşlık ve hukuk ilkelerine dayalı anayasal bir devlet olduğu sürece bu nitelendirmelerin bir ehemmiyeti yok. Önemli olan devletin başındaki ismin ülkenin sorunlarını çözecek ulusal bir projeye sahip olmasıdır. Bu sorunların başında da Saada ve Güney meseleleri yer alıyor. Bu meselelerin göz ardı edilmesi çatışmalar ve savaşlarla neticelendi. Sonuncusu 2015 yılında gerçekleşen ve 6. yılına giren bu savaşın bedelini kuzey ve güney halkı ödedi. Bu savaşlardan çıkar sağlayan tek taraf ise savaş tüccarları oldu.

Yemen Cumhurbaşkanı Abdurrabbu Mansur Hadi ile olan ilişkimiz çok eskilere dayanıyor. Savunma Bakanı olduğum sırada Hadi, Genelkurmay Başkanı Yardımcısıydı. İkili ilişkilerimiz bugüne kadar devam etti. Mart 2012’de iktidara gelmesinin ardından kendisine bir mektup göndererek tebriklerimi ilettim. Ona, gerekli ve yararlı olduğunu düşündüğüm bir dizi tedbir konusunda tavsiyede bulundum. Bunların başında güneylileri razı edecek politik bir çözüme ihtiyaç duyan güney meselesi vardı. Ayrıca Saada ve 6 yıllık savaşın ardında bıraktığı sorunların üstesinden gelinmesi gibi oldukça önemli olan bazı konular vardı. Ona, 1994 savaşından zarar gören güneylilerin durumunu çözüme kavuşturması gerektiğini ifade ettik. Ayrıca terörizmle mücadele, güvenlik ve istikrarı sağlama ve ulusal meselelerin görüşüleceği geniş katılımlı bir konferans çağrısında bulunduk. Saada ve Güney meselelerin çözülmesi, yeni bir anayasanın yapılması ve modern bir sivil devletin kurulması için parlamento ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinin düzenlenmesi gerekiyordu” dedi

SAVAŞ DEĞİL DİYALOG

Bu ay, Yemen savaşının patlak vermesinin beşinci yıl dönümü. Nasır, o sıra bazılarının söylediği gibi bu savaşın 30 veya 45 gün içerisinde çözülemeyeceği konusunda uyarıda bulunmuştu. Nasır, bu kimselerin Yemen’in doğasını, insanlarını ve dağlarını bilmemelerinin yanı sıra kraliyetçilerin, cumhuriyetçilerin, Suudilerin ve Mısırlıların o zamanki deneyimlerinden faydalanmadıklarını söyledi. Savaşın devlet başta olmak üzere kurumların, ordunun, güvenliğin ve istikrarın bozulmasına sebep olduğunu belirten Nasır:

“Bu savaş, bir savaş tüccarlar ordusu yarattı. Yemen’de sayıları bir milyondan fazla olan milislerin yanı sıra birden fazla başkan, birden fazla hükümet ve birden fazla ordu oldu. Bu savaş, Birleşmiş Milletler (BM) ve insani yardım kuruluşları tarafından tarif edildiği gibi modern tarihin en büyük insani felaketine yol açtı. Birçok bölgesel, yerel ve uluslararası kuruluş bir araya gelerek çözüm için birçok girişimde bulundu. Ancak savaş tüccarları bu savaşa bir son vermek istemiyorlar” şeklinde konuştu.

İKTİDAR HAYATIN SONU DEĞİLDİR

Nasır, yoğun bir siyasi atmosferin içinde yıllarca kaldıktan sonra şu anda ne yaptığına ve nelerle meşgul olduğuna dair sorduğum soruya:

“İktidarın hayatın sonu olmadığı ilkesini takip ettim. Bu nedenle Arap Stratejik Araştırmalar Merkezi’ni kurmak için çalıştım ve bir kısmı yayınlanmış olan anılarımı yazmaya başladım. Anılarımın bu kısmı, ‘Ulusun Belleği: İşgalden Bağımsızlığa Aden’ başlığıyla yayınlandı. Geri kalan kitaplarımın başlıkları şu şekilde olacak: ‘Ulusun Belleği: 1967-1990 Yemen Demokratik Halk Cumhuriyeti, Ulusun Belleği: Aden ve Birleşik Yemen, Ulusun Belleği: Aden ve Dünya’.

Yemen’deki durumu izlemeye ve görüşmeler yapmaya devam ediyorum. Yemen’deki krizin son bulması ve barışçıl bir çözüme ulaşılması için daima çalışıyorum. Bu nedenle birçok ülkeyi ziyaret ettim, birçok konferansa katıldım ve birçok uluslararası, Arap ve Yemenli kişiler ile bir araya geldim. Bütün bu çabalarımın amacı krizin son bulması ve savaşın sona ermesidir. Son olarak geçen yıl bir girişimde bulundum. Bu girişimimin amacı da uluslararası ve bölgesel bir arabuluculuğun gözetiminde çeşitli Yemenli tarafların bir araya gelerek ciddi bir diyalogla bu savaşa bir son verilmesi için çalışmalarıydı.” şeklinde cevap verdi.

Şarkul Avsat