Doğu’daki Fransa dostu Patrik Elias Howayek.

‘Büyük Lübnan’ı reddeden Hıristiyanlar kimlerdi?

Sedir ağacı simgesini patriklik tacı üzerinde kullanan ilk isim Maroni Patriği Sarkis Rizzi oldu.

Tony Boulos

Bazı düşünürler, 1920 yılında ‘Büyük Lübnan Devleti’nin ilan edilmesinin, Hristiyanlar tarafından yapılan büyük bir hata olduğunu, çünkü Lübnan’ın kuruluşundan bu yana hiçbir zaman siyasi istikrara kavuşamadığını ileri sürmüşlerdir. 1861 yılında o dönem Hristiyanların nüfusunun yüzde 80’ini oluşturduğu Cebel-i Lübnan Sancağı dışında Lübnan’ın diğer vilayetleri Osmanlı Devleti’ne sadık kaldılar.

O zamanlar Hristiyan Maruniler arasında genel eğilim ‘Büyük Lübnan’ın kurulmasından yana olsa da, birkaç Maruni lider, gelecekte Müslüman nüfusun artabileceği ve bağımsız Hıristiyan Lübnan’ın yok olabileceği konusunda uyarıda bulundular. Aralarında Piskopos Ignatius Mubarak, Filozof Süleyman el-Bustani ve diğerlerinin de bulunduğu bu Maruni liderler, Hristiyanlar için demografik bir tehdit oluşturmayacak şekilde ulusal ve sosyal güvenlik açısından hayati önem taşıyan bazı alanlarla sınırlı olmak kaydıyla yeniden ‘Küçük Lübnan’ olarak ‘hatanın’ düzeltilmesini talep ettiler. Ancak taleplerine karşılık verilmedi.

Fransız manda yönetimi ile Maruni siyasi ve ruhani liderlerin, Patrik Elias Howayek ve Hıristiyan liderlerle ilişkilere açık olan Müslüman Şeyh Muhammed el-Cisr’in 1932’de Hristiyan temsilcilerin desteğiyle Cumhurbaşkanlığı’na gelmesini reddetmeleri, Müslümanlar için büyük bir şoktu. Yetkili makam, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yapılmasını engellemek için Anayasa’yı askıya aldı ve parlamentoyu feshetti. Böylece Cisr’in cumhurbaşkanı olması engellendi.

Tarihi bir hata mıydı?

Akademisyen ve araştırmacı Louis Saliba, Büyük Lübnan’ın kurulması konusundaki bölünme problemini, Hıristiyanlarla Müslümanlar arasındaki bölünme olarak gösteren klasik söylemin ötesine geçerek ve özellikle Büyük Lübnan’ı destekleyen Maroniler ile reddeden Rum Ortodokslar arasındaki tutumları ortaya koyarak açıklamaya çalıştı. Saliba ayrıca Maroni topluluğunun içindeki farklı konumları ve bunun nedenlerini, ayrıca 1920-1926 yılları arasında ortaya çıkan ve Maroniler arasında kafa karışıklığına ve ‘Büyük Lübnan’ın ilanı tarihi bir hata mıydı?’ şeklinde cesurca bir soru sorulmasına neden olan Fransız politikasının yeni kurulan devlete karşı tutarsızlığına değindi.

Maronilerin tarıma uygun ve stratejik öneme sahip topraklar edinmek istediklerini söyleyen Saliba,  “Bu yüzden kendi lehlerine olan demografik yapıyı kaybettiler. Müslümanlar ise Arap ve İslam köklerinden koptuklarını ve Müslüman kimliklerini kaybettiklerini hissettiler. Marunilerin üzerlerinde baskı oluşturmalarından korkan Ortadokslar ise bu duruma içerlediler. Lübnan’ın tarihi, Büyük Lübnan’ın kuruluşundan bu yana, iki ünlü sözleşme; ‘Ulusal Pakt’ ve ‘Taif Anlaşması’ tarafından engellenemeyen kargaşa, gerilim ve savaşlar üreten mezhepsel çatışmalara tanık oldu. Batı dünyasının bu ikilemi, çoğulculuğu korurken laik ya da sivil bir toplum haline gelerek çözebildiğini vurgulayan Saliba, Lübnan’ın bir mezhep devleti olarak yola devam etmesinin siyasi, sosyal ve dış ilişkilerde daha fazla karmaşa ve soruna yol açtığının altını çizdi.

Suriye ile birleşme

Lübnan Üniversitesi Edebiyat ve İnsani Bilimler Fakültesi’nde tarih profesörü olan Dr. İmad Murad konuya ilişkin değerlendirmesinde, Büyük Lübnan’a karşı çıkan bir Hıristiyan akımının olmadığını, bunun yerine resmi statüye sahip olmayan kişilerin buna karşı çıktıklarını söyledi. Bu kişilerin, aralarında Patrik Elias Howayek’in kardeşinin de bulunduğu Paris Barış Konferansı’na katılan ve Fransızlar tarafından tutuklanan dördüncü heyetten olduklarına inandığını belirten Dr. Murad, Cebel-i Lübnan Sancağı’ndan manda yönetimine muhalif olan ve bağımsızlık talep eden çok sayıda Hıristiyan ve Müslüman’ın ya hapse atıldığını ya da sürgüne yollandığını kaydediyor.

Dr. Murad şöyle devam ediyor:

“Ortodokslar, bir mezhep olarak Büyük Lübnan tarafındaydı. Sadece bazı bireysel itirazlar yapıldı. Bu da gerçekten farklı bir izlenim verdi. Büyük Lübnan’ı reddedenler, Maronilere ve Ortodokslara bağlı partiler veya akımlar değil, bireylerdi. Bazı Maroni isimler, belirli bir inanca dayalı olarak Suriye ile birlik veya onunla federal bir yapı oluşturulmasını talep ettiler. Diğerleri, bir mezhebin diğerine hâkim olması korkusuyla Suriye ile birlik talep ettiler. Birlik çağrısı yapan önde gelen isimler arasında Şükrü Ganem, İskender Amor, İbrahim Neccar, el-Huri Habib Estephan, Esad Dagir ve Suriye Sosyal Milliyetçi Partisi (SSMP) kurucusu Antun Sadi’nin babası Halil Sadi vardı.

Patriklik tacı üzerindeki sedir ağacı sembolü

Buna karşın Ortodoksların Büyük Lübnan’ın ilanına karşı olduklarını düşünen yazar Dr. Antun Necm,  “Paris Barış Konferansı’na katılan ikinci Lübnan heyetine Patrik Elias Howayek’in başkanlık ettiği gün, Lübnan’ın kuzeyindeki Akkar bölgesi sakinleri, yüzde 97’sinin Büyük Lübnan’a katılma talebiyle imzaladığı dilekçeler vermiş ve bu dilekçelerin uzunluğu 25 metreye ulaşmıştır. Büyük Lübnan’ın ilanına karşı çıkan Lübnanlı Ortodoksların sayısı, Suriye’de bulunan Ortodoks Kilisesi’nin etkisi ve çoğunluğa sahip Maruniler tarafından asimile edilme korkusu nedeniyle birkaç kişiyle sınırlıydı. Büyük Lübnan’ın ilk cumhurbaşkanı olan Ortodoks cemaatinden Charles Debbas’ın bu göreve gelişi, ‘Büyük Lübnan fikrine katılım oranının ne kadar yüksek olduğunun bir göstergesi olabilir” değerlendirmesinde bulundu.

Halkların kimliği ile devlet arasında yaşanan karmaşaya işaret eden Necm, Büyük Lübnan’ın ulusal düzeyde ilan edilmediğini düşünüyor. Lübnan devletinin 1920 yılında kurulduğunu ve bunun tarihi bir gerçeklik olduğunu vurgulayan Necm, “Bu konuda Lübnan’ın altı bin yaşında olduğunu söyleyen Dr. Charles Malik ile ufak bir anlaşmazlık yaşadım. Onun bahsettiği Lübnan, Sina Dağı ve Toros Dağı gibi bir yer olan Lübnan Dağı (Cebel-i Lübnan)’dır. Bu dağda yaşayan ve Maronilerden oluşan bir grubun, bu isme bağlı kaldığı ve onu salt bir coğrafi isimden toplum ismine devşirdiği doğrudur. Ancak bu, Lübnan’ın iki veya üç bin yıllık bir devlet olduğu anlamına gelmez” ifadelerini kullandı. On yedinci yüzyılda Sedir ağacı simgesini patriklik tacı üzerinde kullanan ilk ismin Maroni Patriği Sarkis Rizzi olduğunu söyleyen Necm, “Bundan sonra Cebel-i Lübnan’da yaşayan ve İncil’i okuyan bu insanlar, ulusal bir kimlikle değil, milli fanatizm olmadan yaşadıkları bir kimlikle Lübnan’a aittiler.

Tek bir devletin halkı

Avukat Mazin el-Garib, Lübnan tarihini Ulusal Pakt felsefesi açısından ele alan tarihçilerin, özellikle de halen aynı fikirde ısrar edenlerin en başında görüş olarak bir hata yaptıklarını düşünüyor. Garib’e göre bunun nedeni, tarihi Lübnan halkını tek bir milletmiş gibi ele almalarının yanı sıra, Lübnan’ın sorunları ve talihsizliklerinin her zaman yurt dışı kaynaklı olduğunu düşünmeleri. Lübnan’da çok sayıda halkın varlığının kesin ve kanıtlanmış gerçek olduğunu vurgulayan Garib, “Lübnan, halkları ortak tarih, din, dil, toprak ve ırkı milliyetçiliğin veya bir ulusun sütunları olarak gören 19. yüzyıl filozoflarının anlayışındaki gibi tarihte tek bir milletten oluşmamıştı. Hatta sübjektif millet anlayışının kurucusu olan Ernest Renan bile tanımına bir arada yaşama iradesi şartı eklemişti” ifadelerini kullandı.

Garib şöyle devam etti:

“Bir Osmanlı Devleti vilayetliğinden değişken merkezi emirliğe, uluslararası vesayet altında Cebel-i Lübnan Sancağı’ndan zorlu Büyük Lübnan’a, bağımsız Lübnan Cumhuriyeti’nden ve bölündüğü savaşlardan Taif Anlaşması’na ve Suriye vesayetine oradan da İran hegemonyasına kadar bu bölgenin sakinleri her zaman bu bölgenin halkları olmaya devam ettiler. Bugün, tamamen iflas eden ‘yalanların yüzüncü yılının’ sona ermesiyle ve Lübnan devletinin çökmesiyle birlikte, insanlar radikal bir çözüme ve onları birbirlerinden koruyacak yeni bir sisteme şiddetle ihtiyaç duyuyorlar. Lübnan, birden çok kimliğe ve kültüre, farklı hedeflere, farklı inançlara ve zıt özlemlere sahip birkaç yapıdan oluşuyor. Bu bir gerçek ve bunun da hiçbir zararı yok. Gerçekler bu temelde ele alınmalıdır. Usta gazeteci Georges Naccache (Fransızca yayınlanan L’Orient gazetesinin kurucusu), 1949 yılında kaleme aldığı ve bu yaraya parmak basan ‘İki kutup tek bir millet oluşturamaz’ başlıklı makalesindeki analiziyle, tek bir ulusun tek bir Lübnan varlığına dönüşmesini engelleyen yapısal sorunun özünü ortaya koyarken Sayın Michel Chiha tarafından tasarlanan Ulusal Pakt felsefesini yıkıp geçmiştir.”

Şarkul Avsat