İsrail artık kendini dizginleyecek mi?

Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn Krallığı ve İsrail arasındaki normalleşme, Ortadoğu’da İsrail’i güçlendirip Filistin davasını ve halkını zayıflatacak mı?

Büyük bir hassasiyet ve dikkatle formüle etmeye çalıştığımız bu soru; genel olarak Arap elitlerinden ve halklarından bir bölümünün, özelde ise Filistinlilerin karşı karşıya kaldığı bir şaşkınlık ve hayal kırıklığı durumunda gündeme geldi. Elbette bu hissiyatın normal olduğunu gözden kaçırmamalıyız. Zira mevcut gerçekliğin kendisine sunduğundan daha fazlasını isteyen ve daha büyük hırslara sahip olan bir kişi bu hakka sahiptir.

Öte taraftan -açıkça söylemek gerekirse- normalleşme ile ilgili anlaşmaların imzalanmasından önce bile şu andakinden daha az olmayan bir hayal kırıklığı vardı. Bu hayal kırıklığı zaman zaman ortaya çıktı ve zaman zaman da gizlendi. Bence ‘ret ve hayal kırıklığına teslim olmak’ bir çözüm değil. Belki de farklı bir deneyime girmemiz ve yeni bir vizyon çizmemiz gerekmektedir. Öyle ki normalleşmenin olmaması konusunda diretmenin Araplara bir faydası olmadı ve hiçbir şekilde Filistin davasına da yaramadı.

Kâra olduğu kadar zarara da açık bir dille ve büyük bir dikkatle şunu söylüyorum: Çatışmayı denedik. Fakat bunun idaresinde büyük bir hata yaptık ve kaybettik. Neden normalleşmeyi deneyip geçmiş bazı hatalarımızdan dersler çıkarmayalım?

Herhangi bir yaklaşımı değiştirmenin kolay olmadığını biliyorum. Arap-İsrail çatışmasının şehitlerinin kanlarıyla sulandığının farkındayım. Ancak Birinci Körfez Savaşı’ndan ve 11 Eylül 2001 olaylarından bu yana her şey değişti. Filistin davası da aynı yaklaşımı sürdüremez ve olduğu yerde donuk bir şekilde kalamaz. Gerçek şu ki tüm dengeler değişti. Arap sistemi baştan aşağı değişti. Ya Filistin davasına nasıl yaklaşılacağı konusunda bir çalışma yapılacak ya da hayal kırıklığını artıran sanrılara devam edilecek.

Tarih deneyimlerin toplamıdır ve insanlar bu süreçte zor tecrübelerden geçerek stratejilerini değiştirirler. İçinde bulundukları koşulları iyileştirmek için bir yol ararlar. Arap ülkelerinin daha önce reddettiklerini bugün kabul etmelerini sağlayan şey, geçen yarım yüzyılda hüküm süren elitlerin sebep olduğu mevcut gerçeklik ve Oslo Anlaşması’nın zayıf taktiğidir. Zira o zamanki gerçekliğimiz, Filistinliler için mevcut gerçekliğimize kıyasla daha önemli olan bir müzakereye izin veriyordu.

Her durumda bir çıkış yolu, bir çözüm ve farklı bir bakış açısı olmalıdır. En azından teoride nedenlerden bağımsız olarak önceki yaklaşımımızın başarısız olduğunu kabul edelim. Elbette Hamas Hareketinin rolü başta olmak üzere üzerinde durulması gereken birtakım sebepler vardır. Nitekim Hamas’ın bu dava için herhangi bir şekilde başarı elde ettiğini veya sonuçlardan ibret aldığını düşünmüyoruz. Hamas’ın İsrail üzerinde baskı oluşturduğuna inananlar var. Ancak ben, Hamas’ın yaklaşımından tek yararlanan tarafın İsrail olduğunu düşünüyorum.

Bahsettiğim yeni yaklaşım, “boyun eğmek veya teslim olmak” değil. Bilakis gerçeklik ve ekonomik güç arasındaki irtibat üzerine düşünmeyi kastediyorum. Ekonomik açıdan güçlü olan, hakkını savunabilme gücünü de elinde bulunduruyor. Aslında bu insanlık tarihi söz konusu olduğunda takip edilebilecek eski bir ilkedir. Öncelikle günümüz dünyasında ekonomik koşulları nasıl iyileştirebileceğimizi düşünmemiz gerekiyor. Öte yandan normalleşmenin reddinin ekonomik durumumuzu iyileştirme sürecini engellediği tezini dikkate almalıyız.

Bu açıdan bakıldığında Filistinlilerin, Arap ülkelerinin normalleşme yoluyla bu davaya kazandırmaları mümkün olan şeyleri düşünerek yaklaşımlarını değiştirmeleri gerekiyor. Arap ülkeleriyle ilgili olan bu durum her ne kadar belirsiz olsa da bunu netleştirecek olan diyalog ve müzakerelerdir. Çünkü Arapların Filistin davasıyla ilişkilerinin tavanı her ne kadar yüksek olmasa da bu, ilişkilerin tarihinin tamamen bir slogandan ibaret olduğunu göstermiyor.

Arapların Filistin davasıyla ilişkilerinin gerçek bir yanı var. Bu sebeple hiçbir taraf onu bütünüyle terk edemez. Çünkü Filistin her zaman ‘güç ve çıkar dengesinde’ yer almaktadır. Dolayısıyla normalleşme davanın savunmasında bir zayıflığa yol açmayacak, bilakis daha da güçlendirecektir. İsrail normalleşme süreci kapsamındaki kısıtlamalara tabi olacak ve Filistinliler söz konusu olduğunda aynı politikayı sürdürmesi çıkarına olmayacak. Ekonomik çıkarlar ve ilişkiler İsrail’in Filistinlilere yönelik davranışına yön verebilir.

Başka bir ifadeyle, Arap ülkeleriyle olan ilişkilerindeki bu normalleşme İsrail için niteliksel bir sıçrama ve tarihi bir zafer olmasının yanı sıra kendisini dizginlemesini gerektirecek bir baskı unsuru olacak.

İsrail’in söz konusu siyasi başarılarla yetineceğini düşünmüyoruz. İsrail, Filistinlilerin haklarına yönelik yaklaşımını ve hesaplarını değiştirerek, Filistin ve Arap halklarının ümitsizliğini ortadan kaldırmalıdır. İsrail’in güvenliği Filistinlilerin haklarını elde etmesine bağlıdır. En nihayetinde ulaşılmak istenen hedef bölgede barışın sağlanmasıdır. Barış ise vermeyi ve almayı gerektirir.

Şarkul Avsat / Emel Musa / Tunuslu şair ve yazar