Ortadoğu’da umut gerçekten tükendi mi?

ABD’de ve genel olarak Batı’da, zaman zaman Ortadoğu konusunda umutsuzluk nöbetleri görülür. Daha derinlerine indiğinizde aslında kast edilenin “Arap dünyası” olduğunu görürsünüz.

Bu nöbetlerin kökleri, Bernard Lewis’in altmışlarda Ortadoğu hakkındaki yazılarına ve yetmişli yıllarda Fouad Ajami’nin “Nihayatul Uruba” (Arabizmin Sonu) adlı kitabı ve sonrasında yazılanlara dayanıyor. Ne var ki bu, her on yılda bir ortaya çıkan ve nedense Arapların, Arabizmin ya da Arap devletlerinin ortadan kalkacağına inanmak için nedenleri olduğu konusunda ısrar eden bir geleneğe dönüştü.

Doksanlı yıllarda, Doğu Avrupa’da Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra doğan demokrasiler ve onları Latin Amerika’da takip eden rejimler safına Arap ülkelerinin katılmamasını eleştirmek adına “Arap istisnası” ifadesi yaygınlaşmıştı. 2000’lerin başında, New York ve Washington’a ulaşan terörist dalgalardan Araplar sorumlu tutuldu ve bu, Arap rejimlerini devirmek gibi korkunç bir fikir doğurdu. ABD Irak’ı işgal ettiğinde, Washington’da asıl hedefin Bağdat değil de Kahire ve Riyad olduğu yaygın bir biçimde dillendiriliyordu. Her halükarda, Irak ve ondan önce de Afganistan savaşı, kimsenin nasıl kurtulacağını bilmediği trajedilerle sonuçlandı. Daha sonra sözde Arap Baharı, Batı için bir mutluluk anıydı ama uzun sürmedi. Zira teokratik ve terörist rejimleri, hareketleri ve grupları, iç savaşları, şehirleri, tarihi eserleri ve ülkeleri parçalama ve yıkma boyutuna ulaşan bir şiddeti ortaya çıkardı.

Geçtiğimiz on yılın ortasında, bölgenin nasıl yeniden düzenlenip restore edileceğini tartışmak için Washington’da “MEST” (Middle East Task force) yani Ortadoğu Strateji Görev Gücü kuruldu. Bill Clinton dönemi dışişleri bakanı Madeleine Albright ve oğul George Bush döneminde ulusal güvenlik danışmanı olan Stephen Hadley tarafından yönetilen bu grup, Ortadoğu konusunda uzman kişileri ve araştırmacıları içeriyordu. Bu grup tarafından yayınlanan rapor, bölgedeki koşulların bozulmasının liberal ve demokratik geleneklerin yokluğu gibi temel nedenleri veya kök nedenleri olduğu teorisini benimsiyordu. Kısacası, hem Demokratlar hem de Cumhuriyetçiler Arap dünyasına yönelik bakış açısında uzlaşıyorlardı.

Son olarak da ABD Dış İlişkileri Konseyi’nden meslektaşımız Steve Cook, 5 Eylül’de, “Ortadoğu’da Umudun Sonu: Bölgede her zaman sorunlar oldu, ancak şimdi neredeyse geri dönüşü olmayan noktayı aştı” başlıklı karamsar bir yazı yayınladı. Aslında, son zamanlarda bu görüşü benimseyen tek kişi Cook değil. Bu çalışmalarla ilgili şaşırtıcı olan şey, referanslarının küresel olarak ilerlemeyi ölçmek için artık tek ölçüt olmaktan çıkan liberalizm olmasıdır. Buna ilaveten, çağdaş üretim araçlarının yarattığı büyük karmaşıklığın ışığında mevcut ABD deneyiminin ilerlemeyi sürdürme yeteneğinin çokça sorgulandığı, küreselleşmeye verilen küresel tepkinin, ulus-devletlere alan açtığı bir zamanda yazılmış olmalarıdır. Bu, özellikle Ortadoğu veya Arap dünyasına yönelik akademik yaklaşımlarda bir kusur gibi görünse de daha büyük kusur, Arap ülkelerinde olup bitenlerin bilimsel bir titizlik ve dikkatle takip edilmemesi, uygun bir denge içinde ele alınmamasıdır. Son 20 yılda tüm bölge bir dizi büyük teste tabi tutuldu. Bunlar; İslamcı radikaller, bölgeyi dünyanın yaşadığından daha fazla mağdur eden terörizm ve bunları takip eden ve onlarla etkileşime giren sözde Arap Baharı dalgalarıdır. Bunların hepsi birlikte, ABD’de beklendiği gibi ne demokrasini ilerlemesinde ne de ulus devlet inşasında “yaratıcı” olmayan pek çok kaos biçimi, bir dizi çöküş ve iç savaş üretti.

ABD’deki üniversitelerde, araştırma merkezlerinde ve çalışma gruplarında gözden kaçan nokta, yaşanan tüm trajedilere rağmen Arap devletlerinin çökmeye ve bölünmeye dayanıklı olduklarıdır. Cezayir “Kara 10 Yıl”dan (iç savaş) hareket ve ülkenin siyasi geleceğine dönük arayışında daha güçlü bir devlet olarak çıktı. ABD işgali ve devletin tamamen feshedilip kota sistemi temelinde yeniden yapılandırılmasına rağmen Irak, olduğu gibi kaldı ve Kürtlerin ayrılık referandumları başarılı olmadı. En kötü ve kanlı örnek olan Suriye’ye gelince, ne Suriye içinde ne de dışında onu bölmek isteyen yok. Tabii ki ABD araştırma merkezlerinin hayalleri dışında, aynı şey Lübnan, Libya ve Yemen için de geçerli.

Daha da önemlisi, 2000’lerin ilk on yılında görülen Arap tepkisi, Arap ülkelerinde reforma yönelik bir dizi düşünsel girişimler şeklinde oldu. Bunlar çok geçmeden Suudi Arabistan, Mısır, BAE, Ürdün, Fas, Cezayir, Bahreyn ve Umman’da ikinci on yılın ikinci yarısında kendisini siyasi ve ekonomik arenaya dayattı. Tunus’a gelince, Nahda Partisi tarafından temsil edilen Müslüman Kardeşler Hareketinin  ağırlığı altında kendi özel siyasi yolunu çizdi. Bu nedenle Tunus’ta siyasi başarıya, ekonomik ve sivil düşüş eşlik etti. Buradaki temel nokta, Arap dünyasının, ülkelerinin coğrafi, tarihi ve entelektüel yapısındaki derin reform süreçleri yoluyla krizlerle başa çıkmakta kendine özgü bir yol benimsemiş olduğudur.

Suudi Arabistan ve Mısır, IMF (Uluslararası Para Fonu), Dünya Bankası, “İnsani Kalkınma” ve “Rekabetçilik” gibi onlarca raporda güvenilir bir model olarak sunuluyor. Ne var ki ABD’li araştırmacılar, kendi bakış açılarını onaylamadıkları sürece genellikle bu raporları dikkate almazlar. Bu ülkelerdeki reform paketi sadece ülke topraklarının tamamından (Suudi Arabistan iki milyon, Mısır bir milyon kilometre kare) elde edilen faydayı katlayan mega ekonomik projelerle sınırlı değil. Eğitim, sağlık ve barınma gibi zorlu sorunlara da çözüm buluyor. Tüm bunlara ilaveten dini düşünceyi yeniliyor, kadınları güçlendiriyor ve ülkedeki azınlık meselelerini olumlu bir şekilde ele alıyor. Farklı alanlardaki bu reformlara, Suudi Arabistan’daki çeşitli keşiflerde olduğu gibi tarihin, ulus-devlet inşası sürecinin bir parçası olduğu, benzeri görülmemiş bir kültür ve uygarlık rönesansı eşlik ediyor. Mısır’da ise keşiflere, son yarım yüzyılda inşa edilenler kadar yol, şehir, üniversite ve müze inşası eşlik etti.

Kısacası, Arap dünyası ne durağandı ne de zor kaderine yenik düşmüştü. Aksine her şeyden önce bölünmeye direndi. İkinci olarak da, ABD gözetiminde gerçekleşen birçok deneyin başarısız olduğu Batı tarzı yolu değil dünyanın yükselen ülkelerinin izlediği yolu izleyerek kendini yeniden inşa etmeye hazırdı. Bunu, komşu ülkelerin, özellikle İran, Türkiye, Etiyopya ve İsrail’in şiddetle uyguladığı birçok baskıya, hatta Rusya ve NATO’nun doğrudan uluslararası müdahalelerine rağmen gerçekleştirdi. Bu baskılara verilen Arap tepkileri, Suudi Arabistan’ın G20  başkanlığı döneminde, uluslararası kararlar sayesinde bölmeden Yemen’deki çatışmayı çözme girişimiyle somutlaştı. Mısır, Doğu Akdeniz’de bir işbirliği ve refah projesi önerdi. BAE ve Bahreyn bölgede barış için katkıda bulundular. Bütün bunlar, çokça umut veriyor ve görünüşe bakılırsa Bay Cook’un görmek istemediği geleceğe doğru vaatlerle dolu bir yol çiziyor.

Şarkul Avsat –

Abdulmunim Said
Kahire’de Mısır Gazeteciler İdaresi Meclisi Başkanı ve Kahire Bölgesel Strateji Çalışma Merkezi Yönetim Müdürü