Sudan’da imzalanan barış anlaşması, yasadışı silahların toplanmasına katkı sağlar mı?

Sudan, Afrika’daki komşu ülkeler arasında yaşanan savaşlar nedeniyle adeta bir silah deposuna dönüştü.

Sudan’da geçiş hükümeti ile ülkenin batısı ve güneyinde Devrimci Cephesi çatısı altında birleşen silahlı örgütler (Abdulaziz el-Hılu liderliğindeki muhalif silahlı grup Sudan Halk Kurtuluş Hareketi-Kuzey (SPLM-N) ve Abdulvahid Muhammed Nur liderliğindeki Sudan Kurtuluş Hareketi (SLM/AM) hariç)  arasında çatışmaları sona erdirecek nihai barış anlaşmasının 3 Ekim’de imzalanması, ülkedeki yasadışı silahların toplanmasını umutlarını yeşertti.

Uluslararası kuruluşlar, ülkedeki yasadışı silahların toplanması için önceki iktidar döneminde bir kampanya başlatsa da aşiretler arasında çatışmalar ve askeri kutuplaşmalar rejimin işine geldiği için kampanya başarıya ulaştıramadılar. Bu yüzden ülkedeki yasadışı silahların toplanması çağrısı eksiye dayanmaktadır. Sudan geçiş hükümeti geçtiğimiz yıl Egemenlik Konseyi Başkan Yardımcısı Orgeneral Muhammed Hamdan Dakalu başkanlığında Silah Toplama Yüksek Komitesi’ni kurarak, bu kampanya için yapılan çağrıyı yineledi.

Mayıs 2020’de Sudan’ın tüm eyaletlerinde silahların toplanması için ortak bir güç oluşturulurken Silah Toplama Yüksek Komitesi 30 Eylül’de yaptığı açıklamada, son üç yılda vatandaşlardan gönüllü olarak toplanan 300 bin ruhsatsız silahın imha edildiğini duyurdu.

Her ne kadar bu adım başarılar elde etse de yabancı tarafların ülkeye yasadışı yollarla silah sokmaya devam etmelerinin yanı sıra devletin ilgi alanı dışında kalan aşiretler arasındaki çatışmaların alevlenmesiyle bir silah kaçakçılığı krizi yaşanmasından korkuluyor.

Silahlanma mirası

Sudan’ın siyasi tarihinde ilk aşiret silahlanması, Muhammed Ahmed el-Mehdi tarafından başlatılan Mehdilik (el-Ensar) Hareketi sırasında gerçekleşti. Muhammed Ahmed el-Mehdi, aşiretleri kendisiyle birlikte Türk-Mısır idaresine başkaldırmaya ve ardından İngiliz güçlerine karşı mücadeleye çağırdığında başlayan silahlanma süreci gelişmiş silahlarla donatılmış bir aşiret ordusu yarattı. İngiliz güçlerinin elindeki modern silahların karşısında durdu. Verdiği mücadeledeki savaşların sonuçları değişkenlik gösterirken defalarca yenilgiye uğradı.

Mehdilik Hareketi, cihadın gerekliliği çerçevesinde dini bir ideolojiydi. Çünkü bu mücadelenin milliyetçi değil, dini bir mücadele olduğunu telkin ettiler. Bu yüzden Mehdi Ordusu, dogmatik bir ordu olarak oluştu.

Savaşçılar aşiretleri baz alınarak silah altına alındı. Bu yüzden savaşa katılmak onlar için bir onur olduğundan silah taşıyabilen herkes Mehdi Ordusu’na katıldı. Sudan’ın bağımsızlığından sonra aşiretleri silahlandırma konusunda bir gerileme olmadı. Aksine Korgeneral İbrahim Abud 1960’larda güneydeki savaş sırasında Sudan ordusunu desteklemek için bu kişileri daha fazla silahlandırdı. Güney Sudan savaşı sırasındaki silah stokunun yanı sıra 1970’lerde ve 1980’lerde Çad-Libya çatışması ve 1970’lerde Uganda-Tanzanya savaşı gibi komşu ülkelerde çıkan savaşlar sonucunda ülke adeta bir silah deposuna dönüştü. Ardından Darfur’daki savaşla birlikte Orta ve Doğu Afrika’daki iç savaşlar bu silahlanmanın devam etmesine nende oldu.

1985 yılına gelindiğinde dönemin Devlet Başkanı General Nimeyri iktidarının devrilmesi sonrası kurulan Askeri Konsey, güneyle temas hattındaki aşiretleri barış sağlandıktan sonra toplanması kolay olması için yasal yollarla ayrım gözetmeksizin silahlandırdı.

Üçüncü demokrasi döneminde Sudan Halk Kurtuluş Hareketi’nin (SPLM) güneydeki savaşı Güney Kordofan bölgesine taşımasıyla silahlanma devam ederken SPLM lideri John Garang’ın bunu duyurmasıyla Batı Sudan’daki aşiretler hazırlık olarak yoğun bir silahlanma yarışına girdiler. Durum devam ederken, Ümmet Partisi bu aşiretleri harekete geçirdi ve onları Hartum’a ve El Cezire eyaletine taşıdı. Seçimleri kazanmak için onları yerleşim bölgelerine rastgele yerleştiler. Sadık el-Mehdi hükümeti ‘Baggara’ aşiretlerini Afrika kökenlilerin ağırlıkta olduğu ‘Nuba’ kabilelerine karşı eğitip silahlandırdı ve onlardan ‘Marahil’ kuvvetlerini oluşturdu.

Verimli toprak

Aşiretlerin silahlandırılması, bu aşiretlerin idaresini iktidara gelen hükümetlerin yetkisi dışında kılan bir tarım sistemini barındıran ülkenin doğal zenginliklerinden kaynaklanıyor. Bununla birlikte aşiretler bağımsız bir yol izlemeyi tercih ediyorlar. Ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayalı topluluğun devletin planlarına, projelerine ve politikalarına daha az duyarlı olduğu bir gerçektir. Çünkü kendilerini, özellikle hükümetlerin çevredeki marjinalleşmeyi derinleştirmesi nedeniyle işlerini devletin idari gölgesi altında olmaktan daha iyi yürütebilecek kişiler olarak görürler. Hükümetlerin uyguladıkları politikalar, onların bağımsızlık eğilimini daha da kamçıladığından davranış, silahlanma ve askeri seferberlik konusunda devlete paralel bir yapıları vardır. Aşiretler kendi korumalarını da sağlarlar. Hükümete başvurmadan diğer aşiretlerin saldırılarından kendilerini korur veya devletin kanunlarını dikkate almadan başkalarına saldırılar düzenlerler. Yine bu tarım ve hayvancılığa dayalı sistem nedeniyle Sadık el-Mehdi hükümeti döneminde Marahil milislerine, hükümet safın mücadele ettikleri için çiftlik hayvanları ve mülkleri yağmalamalarına, tarım arazilerine el koymalarına göz yumularak ödeme yapılıyordu.

Kontrolün ele geçirilmesi

Ulusal Kurtuluş Rejimi, (Ömer el-Beşir iktidarı) Darfur’da siyasi kontrol sağlamak amacıyla el-Mesiriye, er-Razikat ve el-Havazma gibi kendisine sadık Arap aşiretlerini silahlandırmaya çalışırken bir yandan da etnik olarak onlardan farklı olan ve Afrika kabilelerine kadar uzanan diğer aşiretleri silahlandırdı. Her iki tarafın da silah bulundurması, halkın kurbanları olduğu çatışmaları şiddetlendirdi. Hükümetin ile ortaya çıkan silahlı hareketler arasında silahlı güç bakımından önemli bir eşitsizlik yoktu. Savaş ve çatışma için hazırlanan bu zemin, sürtüşme ve karşı saldırı olasılığını doğurdu. Bununla birlikte uluslararası toplumun, yaşanan çatışmaları kontrol altına almaya yönelik çabaları başarısız oldu.

Aşiretlerin bürokratik sistemden uzak olmasına rağmen, Beşir rejimi devlet kurumlarındaki pozisyonları aşiretler arasında hiçbir denge olmaksızın aşiret temelinde dağıtıyordu. Aşiretler arası güç dengesi de silahlanma yarışını besledi. Önceki rejim, güney savaşı sırasında SLPM lideri John Garang’ın Dinkalara mensup olması sebebiyle Pibor bölgesi yakınlarındaki Nuerler ve Murleleri silahlandırma politikası izledi. Ayrıca kuzey ile güney arasındaki petrol zengini olan tartışmalı sınır bölgesi Abyei’de Dinkalara karşı Rizeigat kabilesini silahlandırmaya çalıştı.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre,Ulusal Kurtuluş Rejimi, darbenin hemen ardından, Güney Sudan’daki çatışmalarda silahlı kuvvetlere destek kuvvetleri olan Halk Savunma Kuvvetleri’ni kurdu. Halk Savunma Kuvvetleri’nin tohumları Sadık el-Mehdi liderliğindeki üçüncü demokratik hükümet tarafından atılsa da Ömer el-Beşir’in gerçekleştirdiği darbeden sonra bu kuvvetlerin inançsal ideoloji temelleri üzerine kurulduğu ortaya çıktı.

Silahsızlanma kampanyası önüne çıkan engeller

Her ne kadar geçtiğimiz Eylül ayına kadar 300 bin ruhsatsız silah gönüllü olarak toplanmış olsa da, başta başkent Hartum olmak üzere çeşitli şehirlere taşımak amacıyla yoğun bir silahlanma çabasına girişildiği haberlerinin sızmasının ardından Egemenlik Konseyi, bir sonraki adımın zorla silah toplamak olduğunu ve vatandaşların silah bulundurmasını önlemek için sıkı tedbirler alındığını duyurdu.

Mevcut durumun içerdiği risk, özellikle Sudan’ın komşularıyla geniş sınırlara sahip olmasının getirdiği zorluklarla boğuşması nedeniyle hükümetin bu kampanyada kendisine yardımcı olacak geniş çaplı yetkilere sahip olmasını gerektiriyor. Aynı zamanda ülke, aşiretlerin ve kabilelerin genellikle Batı Sudan’ın uzak vahşi bölgelerinde, güneydeki ormanlık alanlarda, Nuba Dağları’nda ve Mavi Nil’deki gibi engebeli ve erişilemez bölgelerdeki dağlarda yaşıyor olmalarının getirdiği zorluklarla da karşı karşıya.

Bu nedenlerden dolayı yasadışı silahlarla ilgili açıklanan rakamlar farklılık gösteriyor. Bağımsız araştırma kuruluşu ‘Small Arms Survey’in 2017 yılında yaptığı silahlarla ilgili küresel çalışmasında, Sudan’daki yasadışı silah sayısının yaklaşık 2,76 milyon olarak tahmin edildiği belirtildi. Ancak diğer tahminlere göre gerçek sayı bunun çok üzerinde.

Öte yandan kampanyanın hedefleri, bazı komşu ülkeler, söz konusu yasadışı silahların Sudan sınırlarındaki dolaşımından şikayet etmesi nedeniyle, sadece iç kesimlerle sınırlı değil. Etiyopya, geçtiğimiz yıl Türk yapımı silahların Etiyopya’ya kaçak yollarla sokulmasına bir son vermek için Sudan’a aralarındaki sınırda kontrollerini sıkılaştırma çağrısında bulundu.

Sonuç olarak iki ülke arasındai silah kaçakçılığı, insan kaçakçılığı, kara para akışı ve organize suçların önlenmesini için bir anlaşma imzalandı. Sudan da Etiyopyalı ‘Shifta’ çetelerinin Sudan’ın tarım arazilerine yaptıkları saldırılardan mustaripti.

Ancak iki ülkenin bu suçları önlemek için ortak bir güç kurması öncesinde Shifta çetelerinin eylemlerinde kullandıkları cephane, mühimmat ve silahlarla Gadarif ve Kalabat şehirlerine girmeleri, bu bölgelerdeki kabileleri, topraklarını ve kendilerini savunmak için silahlanmaya itecek ve bu da silahların toplanmasını ve hatta sayılarının belirlenmesini zorlaştıracaktır.

Rekabet aracı

Bu durum, “silah toplama kampanyasından önce barış anlaşması ve güvenliğin sağlanması gerekir mi yoksa silahlar anlaşma imzalamadan önce mi toplanmalı?” tartışmasını başlattı. Mevcut durum her iki seçeneğinde uzun bir süreye ihtiyacı olduğunu ortaya koyarken zira her ikisinin de gerçekleşmesi için başka tedbirler alınması ve yetkiler verilmesi gerekiyor.

3 Ekim’de imzalanan barış anlaşması, ‘nihai ve kapsamlı’ olarak nitelendirilmesine rağmen, Devrimci Cephe’den Abdulvahid Muhammed Nur liderliğindeki SLM/AM ve Abdulaziz el-Hılu liderliğindeki SPLM-N’nin anlaşmanın dışında kalmaları barışın tamamlanmasının önünde bir engel teşkil ediyor.

Diğer yandan Sudan Silah Toplama Yüksek Komitesi’nin çalışmaları, Sudan’ın batısı ve doğusunda devam eden aşiret çatışmalarının yanı sıra Hılu tarafından kontrol edilen Nuba Dağları’ndaki kabile bölgesinde yaşanan çatışmaların getirdiği zorluklarla karşı karşıya.

Bu kampanyanın başarılı olabilmesi için hem merkezi hükümetten ve hem de bölge yönetimlerinden yetkililerin katı silahsızlanma politikaları benimsemeleri ve sıkı sınır kontrolleri uygulamalarının yanı sıra aşiretlerin savaşçı kültürünü değiştirmeleri gerekiyor.

Bu zorluklara bir de aşiretler arasındaki silahlı çatışmaları askeri ve sivil unsurlar arasında bir siyasi rekabet aracına dönüştürmeye başlayan geçiş hükümetinin çevresindeki güvenlik çemberinin zayıflığı ekleniyor.

Bu durumun devam etmesi halinde geçiş hükümeti, aşiretler arasındaki çatışmaları çözen bir hükümet olmak yerine, kendisini bu kabilelerin liderleri tarafından yönetilen bir dengesizlik içinde bulabilir.

Ne var ki geçiş hükümeti, bu yükü üstlenecek veya bir sonraki hükümet için temellerini atacak donanıma sahip olmadığından, vatandaşlar için herhangi bir gelişme sağlayamadan aşiret liderlerini yatıştırmakla yetinecektir.

Şarkul Avsat