Arap toprakları üzerindeki çatışmalar bitti mi?

Arap topraklarındaki ve Arap toprakları üzerine yaşanan on yıllık kargaşanın ardından çatışmalar yavaş yavaş azalıyor gibi görünüyor. Bölgemizin Birinci Dünya Savaşı sonrasına kadar benzerine rastlamadığı zorlu geçen bu on yıl içerisinde çatışma faktörleri ve güçleri çoğaldı. 1914-1918 yılları arasında yaşanan bu savaşta üç imparatorluk çöktü: Avusturya-Macaristan, Rusya ve Osmanlı. Söz konusu dağılma ya da çöküş, devletlerde ve devletlerin sınırlarında muazzam değişikliklere yol açtı. 2010-2020 yılları arasında Arap topraklarında gerçekleşen savaş ise hem resmi hem de uluslararası açıdan sınırlar dahilinde kaldı.

İran ve Türkiye’nin başını çektiği bölgesel güçlerin yanı sıra Rusya ve ABD önderliğindeki uluslararası güçler, ön saflarda El Kaide ve DEAŞ’ın yer aldığı cihatçı güçler bu süre zarfında Arap topraklarında savaştılar. El Kaide ve DEAŞ dışında müdahalecilerin, sınırları değiştirmek veya yeni devletler kurmak gibi bir amaçları yoktu.

Irak Kürdistanı’na gelince, 2018’de düzenlenen bağımsızlık referandumu hiçbir uluslararası veya bölgesel güç tarafından kabul edilmedi ve Irak devletinin bir parçası olarak kaldı. Öte taraftan Gazze hariç Filistin topraklarını işgal eden İsrail, 2010’dan beri işgal altındaki Golan’ı ilhak etti. Başkan Trump İsrail’in bu hamlesini destekledi. Yeni ABD Dışişleri Bakanı ise bunu kabul etmediğini söylüyor. Kudüs bilfiil ilhak edilmiş durumda. Fakat Filistin meselesinin, onunla ilgili tüm meselelerin tartışılması dışında akla gelen bir çözümü yok. Şu anda meseleyle ilgili hafif bir hareketlenme var. Yeni ABD yönetimi her ne kadar şu ana kadar bir şey söylememiş olsa da Kudüs meselesi bu bağlam içinde hareketlenecektir. Şimdi Sudan’a geçelim. Etiyopya, 30 yıl boyunca Gadarif bölgesinden geniş alanları işgal etti. Sudan ordusu, bu alanları geri alarak iki ülke arasındaki sınırları 1902 yılındaki haline tekrar getirdi. Fas Krallığı’nın, Batı Sahra yönündeki toprak bütünlüğü lehine bir şeylerin olması bekleniyor.

Bu durumda fırtınalı geçen on yılın ardından el edilen tek kazanç, -Filistin’le ilgili istisnalar olmak üzere- ülkelerin sınırlarının aynı kalması ya da eski haline geri dönmesidir. Peki Arap topraklarındaki çatışma bitti mi? Arap dünyası, şu üç anlama gelen ‘geçiş dönemine’ girdi mi: Ateşkes, bölgesel ve uluslararası müdahalelerin çekilmesi, istikrar ve yeniden yapılanma. Bunlar arasından gerçekleşmesi en zor olan ise üçüncüsüdür. Suriye’de yarısı ülke içinde ve diğer yarısı ise komşu ve komşu olmayan ülkelerde bulunan 14 milyon yerinden edilmiş kişi var. Irak’ta ve Yemen’deki bu sayı 5 milyon, Libya’da ise 2 milyondur. Sudan’da yerinden olmuş kimselerin sayısı tam olarak bilinmemektedir.

Ülkelerin durumları her ne kadar birbirine benziyor görünse de sahadaki gerçeklik ve çözüm potansiyeli açısından birbirlerinden farklıdırlar. Libya, geçiş aşaması olarak kabul edilebilecek bir duruma en yakın ülke olarak görülmektedir. Çünkü her yerdeki çatışmalar duruyor ve uluslararası gözetim altında birçok iletişim yolu ve araçları bulunuyor. Ancak asıl talepler halen varlığını koruyor: Silahlı milislerin ortadan kaldırılması, yabancı askeri müdahalenin durdurulması ve yıl sonunda seçimlere ulaşılması. Böylelikle, -deneyimden kaynaklı çekinceyi de saklı tutarak- Libya’nın geçiş aşamasına yakın olduğu söylenebilir. Elbette Sudan çok daha iyi bir durumdadır. Nitekim ülkede bir geçiş hükümeti, her yerde ateşkes, silahlı hareketlerin tümü veya çoğu ile uzlaşmaya yönelik güçlü bir eğilim, birkaç yıl içinde kapsamlı seçimlere ve seçilmiş bir hükümete ulaştıracak bir durum var.

Şimdi de kördüğüm ya da buna benzer bir durumda bulunan ülkelere göz atalım: Irak, Suriye ve Yemen. Irak, Suriye ve Yemen’den daha az kötü durumda görünüyor. Çünkü güçlü hükümeti var ve halk desteği var. Ancak Irak, çoğunluğu İran’a bağlı olan silahlı örgütlerle dolu. 2003’teki ABD işgalinden bu yana Irak’ı yönetiyor ve 2005’ten beri seçimleri kazanıyor! Bu nedenle onları seçimle ya da seçim olmaksızın silahlarını bırakmaya ikna etmek çok zor. Irak güvenlik güçleri ve ordusunda büyük bir dengesizlik var. DEAŞ karşısında herkesi birleştirmek kolaydı, fakat kurtarılan alanlara hala milisler hâkim. Hükümet, her adam kaçırma ve suikast hadisesi sonrasında güvenlik liderlerini azlediyor, değişikliğe gidiyor veya mahkemeye sevk ediyor. Bunun nedeni, güçlerin (bazı ordu tugayları dışında) aslında milis hükümetleri tarafından kurulmuş olmasıdır. Dolayısıyla Irak’ın, her ne kadar umut verici bazı işaretler olsa da geçiş dönemine girdiğini söylemek zordur. Bu umut verici işaretlerden en önemlisi, Iraklıların büyük kısmının kargaşa aşamasından kurtulmadaki ısrarıdır. Suriye’nin durumu ise çok daha problemlidir. Bugün ülkede hepsi de silahlı olan 4 yönetim var: Esed, Kürtler, Heyet Tahrir eş-Şam (HTŞ) ve Türkler. Aslında Esed yönetimi tarafından her ne kadar ince bir kılıfla örtülse de kuzey, doğu ve güney bölgeleri arasında İran, Rusya ve Türkiye’ye ait beşinci, altıncı ve yedinci bir yönetim var. Birleşmiş Milletler’in (BM) Suriye Özel Temsilcisi Geir Pedersen’in, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne (BMGK), 8 Şubat 2021 Salı günü hükümetle muhalefet arasındaki siyasi çözüm müzakerelerine dair verdiği brifingi dinledim, fakat iyiye işaret eden herhangi bir ilerleme fark edemedim. Bu trajik durumlara rağmen belki de olumlu olan tek gelişme, iç savaşların neredeyse durmuş olmasıdır. Ancak DEAŞ’ın kalıntıları karşısında sınırlardaki çatışmalar devam ediyor ve her gün onlarca kişi ölüyor. Şu ana dek tünelin sonunda ışık görünmüyor.

Çaresiz Yemen’de ise iki temel sorun var: başkenti ve büyük şehirleri kontrol altına alan Husi milisleri sorunu ve bazen yatışan bazen de alevlenen güney-kuzey sorunu. Komik ve trajik olan, BM Yemen Özel Temsilcisi Martin Griffiths’in, ABD’nin Yemen’e yönelik yeni politikalarını açıklamasından sonraki ilk hamlesinin İran’a gitmek olmasıdır! Kimse neyin döndüğünü bilmiyor ve muhtemelen kendine şu soruyu sormuyor: İran, ABD ve Suudi Arabistan’la olan problemini çözmeden önce Yemen’deki çözümü neden kolaylaştırsın? Dolayısıyla -Suriye’de olduğu gibi – tünelin sonunda bir ışıktan söz etmek henüz mümkün değil!

Lübnan’dan bahsetmedim çünkü içeride silahlı bir iç çatışma yok. Ancak İran’a bağlı silahlı bir örgütün devleti ve tesislerini istilası dolayısıyla ortaya çıkan krizlerin bir sınırı yok. Aynı şekilde Lübnan’ın da bu silahlı örgütü ortadan kaldırmayı ve siyasi sınıfı değiştirmeyi içeren bir geçiş aşamasına ihtiyacı var.

Arap toprakları üzerine süregelen çatışmalar bitti mi? Bu çatışmaları, insanlar ve şehirler üzerinde uzun yıllar varlığını sürdürecek korkunç etkiler bıraktı. Ancak durum geçtiğimiz on yıl içerisinde olduğundan farklı olacak. Asıl korku, milislerle yahut milisler olmaksızın bu ülkelerin bölgesel nüfuz için bir merkez olmaya devam etmesidir. Allah korusun!

Şarkul Avsat

Rıdvan Seyyid
Lübnanlı akademisyen, siyasetçi- yazar Lübnan Üniversitesi’nde İslami ilimler profersörü