ABD Afganistan’da neden kaybetti?

Sabahın sekiziydi ve uykulu Afgan çavuş, Kunduz şehrinin Taliban hareketinin eline geçmesinden bir ay önce, cephe hattında duruyordu. Her iki tarafı da koruyan ilan edilmemiş bir anlaşma vardı ancak ateşkes olmayacaktı.

Afganların Taliban ile yaptığı ve kaybettiği tuhaf savaşın doğası buydu.

Başkan Joe Biden ve danışmanları, ABD’nin geri çekilme sonuçlarından sorumlu olmadığını söylerken, Afgan ordusunun tamamen çöküşünün boşuna olduğunu belirtti. Ancak Afganistan hükümetinin ve ordusunun olağanüstü izolasyonu ve şu ana kadar çoğu yerde kan dökülmeden yapılan siyasi geçiş, daha önemli bir şeye işaret ediyor.

ABD’lilerin Taliban’a karşı verdiklerini düşündüğü savaş, Afgan müttefiklerinin savaştığı savaş değildi. Bu durum, birçok yeni-sömürge macerası gibi oradaki ABD savaşını baştan sona mahkûm etti.

Modern tarih, Batılı güçlerin ayartmalara rağmen diğer halkların topraklarında savaşlar başlatmasının aptalca olduğunu kanıtlamıştır. Büyüklük, para, teknoloji, silah, hava gücü vb. açılardan rakiplerinden daha iyi performans göstermiyor gibi görünseler de yerel isyan hareketleri, genellikle rakiplerinden daha iyi motive olmuşlardır ve düzenli bir yeni askeri akışa sahiptirler.

Afganistan’da oyun, ABD’lilerin gördüğü gibi iyiye karşı kötü değildi, daha çok bir komşunun komşusuna karşı mücadelesi gibiydi.

Gerilla savaşı söz konusu olduğunda, eski komünist lider Mao Zedong, halk ve güçler arasında olması gereken ilişkiyi şöyle anlattı: “İlki suya, ikincisi su içinde yaşayan balığa benzetilebilir.”

Afganistan’daki duruma gelince ABD’liler, susuz balıktı. Tıpkı 80’lerde Rusların olduğu gibi. Tıpkı ABD’lilerin yirminci yüzyılın altmışlı yıllarında Vietnam’da olmaları gibi. Fransızların aynı yüzyılın ellili yıllarında Cezayir’de olduğu gibi. Ve Portekizlilerin altmışlı ve yetmişli yıllarda Afrika kolonilerini sürdürmek için nafile girişimleri, ayrıca İsrail’in geçen yüzyılın seksenlerinde güney Lübnan’ı işgalleri gibi.

Her defasında tüm bu yerlere askeri müdahalede bulunan güçler, içeriden çıkan isyanın şiddetle bastırıldığını veya alt üst edildiğini ilan etti. Yanan kömürler ise her zaman yeni savaşların çıkmasına yol açtı.

ABD’liler, 2001’in sonunda Taliban’ı yendiklerine inanıyorlardı. Hareketleri artık endişe kaynağı değil. Ancak gerçekte sonuç daha belirsizdi.

Tuğgeneral Stanley A. McChrystal, tarihçi Carter Malkasian’ın ‘Afganistan’daki ABD Savaşı’ adlı yeni kitabında alıntıladığı gibi, “Çoğu geri çekildi ve nereye gittiklerinden emin değildik” ifadelerini kullandı.

Aslında Taliban hiçbir zaman şiddetli bir şekilde darbe almadı. ABD’liler tarafından öldürülen çok sayıda kişi oldu. Ancak geri kalanlar dağlara ve köylere ya da sınırın ötesinden Pakistan’a gitti. Böylece savaşın başından bu yana hareketi kurtarmayı başardılar.

2006 yılına gelindiğinde hareket, kendisini büyük bir saldırı başlatacak düzeyde yeniden onarmıştı. Hikaye, kasvetli bir ABD aşağılanmasıyla ve ABD askeri kaybının kutsanmasıyla sona erdi.

Yirmi yıldan bu yana ABD’lilerin ölümcül bir şekilde Afganistan bataklığına saplandığı bir zamanda, Afrika’daki başarısız Portekiz maceralarının tarihçisi Patrick Chabal, “Uzun vadede, tüm sömürge savaşları nafile şekilde kaybedilecek” diye yazdı.

Büyük güçlerin yirmi yıl boyunca karmaşa yaşaması ve son yenilgileri, daha da şaşırtıcıydı. Önceki on yıllarda ise ABD, Vietnam’ın sözde ‘derslerinden’ söz etmekle meşguldü.

Eski Senatoda çoğunluk lideri Senatör Mike Mansfield, 1970’lerin sonlarında Vietnam Savaşı hakkındaki bir radyo röportajında, “Maliyeti 55 bin ölü, 303 bin yaralı ve 150 milyar dolardı. Zorunlu değildi, aslında talep bile edilmiyordu ve hayati çıkarlarımızla ilgili bir savaş değildi. Burunlarımızı uzak tutmamız gereken dünyanın bir yerinde kötü bir maceraydı” dedi.

Çok uzun zaman önce, 1961’de ‘başarısız maceranın’ başlamasıyla Başkan Kennedy, Charles de Gaulle’den daha az olmayan bir otorite tarafından Vietnam bataklığına karşı uyarılmıştı. Cumhurbaşkanı de Gaulle, Başkan Kennedy’ye “Ne kadar para harcarsanız ya da adam gönderirseniz gönderin, bunun adım adım dipsiz bir askeri ve siyasi bataklığa kaymasını bekliyorum” demişti.

ABD Başkanı, bu sözü tamamen görmezden geldi. De Gaulle, Başkan Kennedy’yi Vietnam’daki felaketin ve Afganistan’daki hayal kırıklığının simgesi olan terimlerle uyardı: “Kendi çıkarları için size itaat etmeye istekli yerel şefler bulsanız bile, halk bunu kabul etmeyecektir. Sizi gerçekten istemiyorlar.”

1968’de ABD’li generaller, Kuzey Vietnamlıların ‘dayandığını’ iddia ediyorlardı. Dış politika analistleri James Chase ve David Frumkin’in 1980’lerin ortalarında belirttiği gibi sorun, rakibin, yenilgisini kabul etmeyi reddetmesi ve savaşmaya devam etmesiydi. Öte yandan ABD’lilerin Güney Vietnam’daki müttefiki yozlaşmıştı ve çok az halk desteğine sahipti.

Aynı kutsal olmayan gerçekler üçlüsü değişmedi:

‘Övünen generaller, diz çökmeyen düşman, zayıf müttefik’.

Bu, ABD’nin Afganistan savaşına katılımının seyri boyunca da görülebilir.

Başkan Kennedy, Charles de Gaulle’ün tavsiyesini dinlemeliydi. Fransa Cumhurbaşkanı, o dönemdeki ve daha sonraki mevkidaşlarının aksine Fransa’nın bir numaralı askeri kahramanı olmasına rağmen generallerin görüşlerine güvenmedi ve iltifatlarına kulak asmadı.

Fransa o dönemde, bir yüzyıldan fazla süren sömürge yönetiminin devamını isteyen Avrupalı ​​subayların ve yerleşimcilerin şiddetli arzularına karşı, Cezayir’deki 8 yıllık acımasız bir sömürge savaşından çıkıyordu. Generalleri, haklı olarak Cezayir iç direnişinin büyük ölçüde dağıldığını iddia etti. Ancak de Gaulle, savaşın henüz bitmediğini anlayacak kadar akıllıydı.

Cezayir sınırındaki kalabalıklar, isyancıların ‘Sınır Ordusu’ dediği kişilerdi. Daha sonra bugün Ulusal Halk Ordusu haline gelen Ulusal Kurtuluş Ordusu, hala Cezayir siyasi hayatında baskın unsurdu.

Fransa- Cezayir ilişkilerinin önde gelen tarihçilerinden Benjamin Stora, “De Gaulle’ü bunu yapmaya iten şey, sınırda hâlâ bir ordularının olmasıydı. Bu nedenle, durum askeri olarak donduruldu. De Gaulle’ün mantığı şuydu: ‘Statükoyu korursak çok şey kaybederiz’. Ve Fransızları hala üzen bir kararla yarıştan çekmeye karar verdi” dedi.

Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin (FLN) lideri, daha sonra da Cezayir’in en önemli bağımsızlık sonrası lideri olacak olan Huari Bumedyen, Cezayir devriminin gerginliklerini somutlaştırıyordu. Bu ‘din ve milliyetçilik’ gerginliklerine Taliban gözlemcileri de hâkim. İslamcılar, daha sonra sosyalizm nedeniyle ona sırt çevirdiler. Ancak 1978’de Bumedyen’in cenazesini çevreleyen kederli halk gerçekti.

Bumedyen’in halk üzerindeki kontrolü, alçakgönüllü kökenlerinden ve nefret edilen Fransız işgalcilere karşı sertliğinden kaynaklanıyordu. Bu unsurlar, geçen haftaki nihai zafere kadar geçen haftalarda ve aylarda Taliban’ın Afganistan’ın topraklarının çoğuna neredeyse sorunsuz bir şekilde nüfuz etmesini açıklamaya yardımcı oluyor.

ABD, Afganların, nefret dolu kötülük belası ve uluslararası terörizmin önde gelen adayı olan Taliban ile savaşmalarına yardım ettiğini hayal etti. Bu, ABD vizyonuydu.

Ancak birçok Afgan bu savaşta yer almıyordu. Taliban, onların şehir ve köylerine yayılmıştı. Afganistan, özellikle kent merkezlerinde, 20 yılı aşkın ABD işgali boyunca değişmiş olabilir. Bununla birlikte Taliban’ın desteklediği yasalar ve kadınlara yönelik baskıcı politikalar, bu kırsal köylerin çoğunda, özellikle güney Peştunlarda hüküm süren geleneklerden çok farklı değildi.

İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) tarafından geçen yıl yayınlanan bir raporda, “Birçok kırsal Afgan topluluğunda kızların eğitimine karşı direniş var. Kuzey illerinde bile il merkezlerinin dışında burkasız kadın görmek nadir bir durum” ifadelerine yer verildi.

Bu nedenle Taliban, yıllardır kendi kontrolü altındaki bölgelerde çoğu zaman adaleti vahşice dayatıyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü’ne göre mülkiyet anlaşmazlıkları ve küçük suç davaları, bazen din alimleri tarafından hızlı bir şekilde çözülüyor. Bu mahkemeler, önceki hükümetin yozlaşmış sistemine kıyasla ‘yozlaşmaz’ olduklarını savunuyor.

Genellikle sert cezaya odaklanan bir sisteme sahip. Taliban, geçen hafta feshedilen Afgan yönetiminde görev yapanlar için af çıkarılmasını protesto etti. Çok sayıda asker ve hükümet çalışanını barındıran gizli hapishaneler sistemi de Afganistan genelinde yerel halk arasında korku yaydı.

Taliban lideri Molla Abdulgani Birader’in geçen hafta Taliban’ın doğum yeri olan güneydeki Kandehar şehrine dönüşünden sonra oldukça hoş karşılandığı bildirildi. Bu durum, yirmi yıl önce 11 Eylül suçlarına askeri olarak karşılık vermekten başka seçeneği olmadığını hisseden süper güç düşüncesinin bir başka unsuru.

Afganistan’ın en üst düzey ABD komutanının eski danışmanı olan tarihçi Malkasian’a göre bu tecrübe bir ders verdi. Ancak bu ABD’nin uzak durmasını da gerektirmiyor. Malkasian ayrıca, “Gitmen gerekiyorsa, tam olarak başarılı olamadığını anlamak zorundasın. Sorunu çözeceğini veya durumu düzelteceğini düşünme” dedi.

Şarku’l Avsat