(Fotoğraf: Şarku'l Avsat)

Yeni Arap sahnesinin oluşumu

Yeni Arap sahnesinin dayanak noktası şu iki husustur; istikrarlı ve yükselen devletler ile Suudi Arabistan’ın bu yeni – eski uyumun liderliğinde öne çıkmasıdır.

Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın 5 Körfez ülkesini ziyaretinin ardından KİK (Körfez İşbirliği Konseyi) üyesi ülkelerin dışişleri bakanları zirveye hazırlık için Mısır Dışişleri Bakanının da katıldığı bir toplantı yaptı. Suudi Arabistan-Mısır görüşmesinden, Suudi Arabistan-Mısır ve Körfez ilişkileri hakkında samimi bir bildiri çıktı. Benim düşüncem ki gözlemciler de buna ağırlık veriyorlar, Suudi Arabistan’ın bir Arap cephesi inşasına koyulmasıyla birlikte yeni bir Arap sahnesinin oluşumun eşiğinde olduğudur. Lübnanlı bir meslektaşım da 6+1’den bahsetti. Ama tabiri caizse bu sahnede iki şey halen eksik; birincisi Irak ve Suriye, diğeri bazıları veya tümü olsun Mağrip ülkeleri. Yani Arap Birliği’nin çalışmalarının ya da modern Arap tarihinde bilinen adıyla ortak Arap eylemlerinin yeniden düzenli hale gelmesi eksiktir.

Yeni Arap sahnesinin dayanak noktası şu iki husustur; istikrarlı ve yükselen devletler ile Suudi Arabistan’ın bu yeni – eski uyumun liderliğinde öne çıkmasıdır. Mısır-Suudi Arabistan siyasi mutabakatı, 20’inci yüzyılın kırklı yıllarından beri Arap Birliği’nin temeli ya da ekseni olagelmiştir. O dönemde aynı zamanda, istikrarın gücü, ortak çıkarların korunması ve geliştirilmesi veya sorunlarla yüzleşme iradesi de birer dayanaktı.

Şu anda mevcut olan bu birlikteliğin gücü, sorunları teşhis etmek ve onları çözmeye yönelmekte gizlidir. Sorunlardan biri veya en önemlisi de, devam eden Irak ve Suriye yokluğudur. Bu, 10 hatta 20 yıla kadar uzanan bir yokluktur. Zira Irak’ın yokluğu, Kuveyt’in işgalinden sonra başladı, 2003’teki Amerikan işgalinden sonra daha da ilerledi. Suriye’nin yokluğu ise 2011’den bu yana devam ediyor. Bütün Araplar Irak’ın yenilenen var olma iradesini birbirine müjdelerken, birçoğu Suriye’nin yeniden var olmasının mümkün olduğu teşhisinde bulunmakta şu ana kadar tereddüt ediyor.

Bu gerçek bizi her zaman bölgesel ve uluslararası engelleri hatırlatmaya yönlendiriyor. Son 30, özellikle de 10 yılda yaşanan çalkantılar ve çatlaklardan sonra yeni Arap sahnesinin oluşumu önündeki başlıca bölgesel meydan okuma, bu iki Arap ülkesindeki İran’ın güçlü varlığıdır ki bu varlık onlarla sınırlı kalmayıp, Lübnan’a ve Yemen’e doğru genişledi. İran meydan okumasının ardından Türk meydan okuması geliyor. Ancak hem Suriye hem de Irak’ta bağımsızlığın yeniden kazanılmasına dayalı olarak istikrar sağlanırsa bu meydan okuma gerileyebilir. Söylendiği gibi geçici olan Türk meydan okumasının aksine, İran’ın 4 Arap ülkesindeki müdahalelerinin yol açtığı meydan okumalar iki nedenden dolayı daha derin ve karmaşık hale geldi. Birincisi, İran’ın bu 4 ülkedeki popüler grupları kendisine boyun eğdirmesi, ABD ve bunun uzantısı olarak İsrail ile olan çekişmelerinde onları sürekli olarak kullanmasıdır. Güney Lübnan’daki bir Filistin mülteci kampında Hamas’a ait bir silah deposunun patlaması veya patlatılması, İran’ın artık Gazze ve onun arkasından tüm Filistin davasına boyun eğdirdiği veya üzerinde büyük bir etkiye sahip olmaya başladığı konusunda bizi uyarmaktadır. Tüm bunlara ek olarak, İran tüm nüfuz bölgelerinde, yalnızca siyasi otoritelere değil, silahsız ve savunmasız kişilere karşı bile her zaman şiddet kullanmaya hazır silahlı örgütlere dayanmaktadır. Bunun en belirgin kanıtı, Yemen’deki savaş, Irak ve Lübnan’a yönelik tehdit, Suriye topraklarının İran, Rusya ve Türkiye arasında silahlı bölünmesidir.

Kargaşa içindeki ülkelerin halkları, keza uluslararası ve Arap-Arap ilişkileri için zor olan bu sorun nasıl çözülebilir veya üstesinden gelinebilir? Artık resmi olarak İran ile Arap komşuları arasındaki kopmuş ilişkilerden şikayet etmiyoruz. İstikrar ve 6+1 ülkelerinden birçoğu ile İran arasında temaslar var, ama şu ana kadar umut verici görünmüyor. Bir Arap tarafı ile İran arasında ne zaman görüşmeler yapılsa, İran’ın Yemen, Irak ve Lübnan’da tırmandırmaya gitmesi bunun kanıtı. Öyle ki gizli ve aleni müzakereler herhangi bir çözüm ya da rahatlama getirmeyecek gibi görünüyor. Dolayısıyla diyebiliriz ki İran’ın şimdiye kadarki talebi şu oldu: Ya İran’ın ülkelere el koyma çıkarlarını kabul edersiniz ya da çatışma devam eder! Birkaç yıl önce ufukta yeni bir güç belirdi; İran’a ve bu ülkelerdeki milislerine karşı güçlü bir sivil muhalefet. Bu, 2019’dan beri hem Lübnan’da hem de Irak’ta belirgindi, ancak şu ana kadar umut verici etkileri olmadı. Bu, başka olasılıkları veya söylendiği gibi bir B planı düşünmeye yönlendiriyor. Diğer bir deyişle, İranlılar nasıl müzakereler sırasında savaşlarını sürdürüyorlarsa, yeni oluşumun Arapları da, müzakereler sırasında İran’ın silahlı varlığına yönelik sivil itirazları desteklemeliler, hatta gerekirse umut vaat eden bazı ulusal idari taraflarla iletişimi teşvik etmeliler.

Gelgelelim dört hatta beş Arap ülkesini geri kazanmaya hazırlanan Araplar için uluslararası koşullar da kolay veya umut verici görünmüyor. Rusya ve Çin ile büyüyen bir Amerikan çatışması var. Rusya ve Çin ise, İran’ın doğrudan çıkarına değilse de ona karşı olmayan bir formüle şu veya bu şekilde katılan iki uluslararası güçtür. Bu nedenle, ne BM Güvenlik Konseyi’nde ne de doğrudan bölgede çıkmazdan kurtulmaya yönelik belirli barışçıl süreçleri teşvik etmekteler. Buna ilaveten, Amerikalıların ve Avrupalıların, stratejik çevre üzerinden Ruslarla çatışmaları şiddetleniyor. Dolayısıyla, birkaç Arap ülkesinde ve son olarak Afganistan’da işgal veya istila politikalarının başarısız olmasından sonra, Batılı güçlerin desteklemeye geri döndüğü devletlerin istikrarına hizmet eden barışçıl süreçleri desteklemek için müdahale etmeleri beklenmiyor.

Ancak yeni Arap oluşumu ülkelerinin, hem Rusya hem de Çin ile de iyi ve hatta çok iyi ilişkileri bulunuyor. Demek istediğim, Arap karar verici devletlerin, onları birbirlerine bağlayan büyük çıkarlar sayesinde büyük devletlerin bölgedeki politikalarını etkilemeleri teorik ve pratik olarak mümkün. Bu da dinlemeyi, dahası sorunlu Arap bölgelerinde istikrarı yeniden sağlamanın, devletleri ayağa kaldırmanın yolları hakkında birlikte düşünmeyi gerektiriyor.

Öyleyse, sızma ve ihlallerle yüzleşmek, istikrarı yeniden sağlamak için yenilenmiş bir Arap iradesi var denilebilir. Ancak tam olarak anlaşılmayanlar, tamamen görmezden gelinmemeli. Yedi veya (Ürdün’ün de kalkınma grubuna katılmasıyla birlikte)sekiz Arap ülkesi, Irak ve Yemen’de olduğu ve Lübnan’da olabileceği, hem Sudan hem de bir dereceye kadar Libya’da yapılmaya çalışıldığı gibi, sorunlu ülkelerin halkları ve bazen de hükümetleri için çok şey yapabilir.

Arap Maşrık (Levant) ve Körfez bölgeleri, istikrar ve iç sosyal birimler için tehlikeli bir 20 yılı geride bıraktılar. Arap Körfez ülkeleri ve Mısır onlara dayatılan cezadan kurtulmayı başardılar. Yeni fenomen – daha önce de belirtildiği gibi – istikrar ve kalkınma ülkelerinin, kargaşa içindeki ülkelerin veya halklarının öldürme, yerinden etme ve yıkım krizlerinden çıkmalarına yardımcı olmaya azmetmeleridir. Yemen hariç, cepheler çökme ve sönmenin eşiğinde, ancak bu sönüşün arka planında, korkunç bir ekonomik ve insani gerçek yatıyor. Suudi Arabistan Veliaht Prensi ziyaret ettiği her yerde iş birliği, dayanışma ve entegrasyondan bahsetti. Bu dayanışma vahaları ve yeşil alanları, kararlılıkla, yılmaz bir çabayla genişleyebilir. Bu gece elbet sona erecek.Yüz milyon Arap’ın ıstırabının halklar, bayındırlık ve Arap varoluş stratejileri üzerinde yansımaları, nefes kesen etkileri, çocukluğu ve gençliği hiç tanımamış şimdiki ve gelecekteki nesiller üzerinde bıraktığı acıları vardır.

*Rıdvan Seyyid- Lübnanlı akademisyen, siyasetçi, yazar  ve Lübnan Üniversitesi’nde İslami ilimler profersörü

Şarku’l Avsat